Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨

       

          Virginia Woolf, 1882’de Londra’da dünyaya gelmiştir ve bu sıra dışı hayat yolculuğunu 1941’de kendi verdiği karar neticesinde de sona erdirmiştir. Romancı, eleştirmen ve yazar olarak tanımlanan Woolf aynı zamanda feminist hareketin en güçlü isimleri arasında yer almaktadır. 

          Virginia, küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Yaşadığı dönem gereği okula gönderilmemesine rağmen babasının kütüphanesinde kendini geliştirmeyi başarmıştır.

              Annesinin eksiliğinden daha küçük yaşlardan itibaren çok etkilenen yazar, zaman zaman kötü dönemler geçirmiştir ve delilik nöbetleri yüzünden çok sıkıntı çekmiştir. Daha 59 yaşındayken bir tane eşine bir tane de kız kardeşine olmak üzere iki intihar mektubu bırakarak bu dünyaya veda etmiştir.

               Bilindiği üzere Virginia Woolf bilinç akışı tekniğini çokça kullanmış bir yazardır. Peki bu bilinç akışı tekniği nedir?  Roman ya da hikaye türünde karakterlerin aklından geçenleri, o anki duygu ve düşüncelerinin belli ve mantıklı bir sıralama yapmadan, araya girmeden seri şekilde okuyucuya aktarıldığı bir tekniktir. Dalgalar da Virginia Woolf'un bilinç akışı tekniğini kullanarak yazdığı kitaplardan bir tanesidir.  Peki ne anlatmaktadır bu kitapta?

                Dalgalar, belirli bir olay örgüsü olmayan bir kitaptır. Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen sürede altı karakterin doğumu ve ölümü ele alınır. Bu süre zarfında gün içerindeki belirli vakitler insanların yaşamları ile ilişkilendirilir. Sabah insanın çocukluk ve gençlik çağı, öğle yetişkinlik dönemi ve son olarak da akşam insanın yaşlanışı ve ölüm. Belirli bir olayın olmaması anlatımı zorlaştırabilir. Bu yüzden kitabı sakin bir kafayla ve içerisinde bir hareket aramadan bir şiir niteliğinde okumalısınız. Karakterlerin birbirine olan uyumu tıpkı dalgalar gibi güneşin doğuşu ve batışı gibi dairesel bir anlatımla okuyucuya sunulur. Ortada bir ahenk vardır. İnsanlar ölür, insanlar doğar. Bu hayatın getirdiği bir gerçektir. Yazar bu gerçeği bir güne doldurarak anlatır. Her bir karakter dalga misali gelip geçicidir.

             Kitabı okurken en baştan itibaren notlar alarak ilerlemeniz oldukça önemli. Anlatımı ve anlaşılışı zor olan bir kitap olduğu için ve olaylar yerine kitapta durumlar hakim olduğu için kitapta yer alan insanlar ve bu insanların düşüncelerini takip etmek oldukça zor. Karakter analizi yaparak gidilmesi gerekiyor bana göre. Daha sonra konuşmalar ve düşünceler okura aktarıldıkça hangi karakter nasıl düşünür ve ne der diye düşünmeden karakter ve yazılanlar arasında bağlantı kurabilmek için oldukça önemli. 

          Ayrıca bir Virginia Woolf kitabı okumak istiyorsanız bu kitaptan başlamamanızı öneririm. Elinize almanız ile bırakmanız bir olabilir. Bunun yerine diline yavaş yavaş alışmak adına daha anlaşılır kitaplarından birini seçmeniz daha iyi olabilir. Bir yazarın kitaplarının okunmasını bir dil öğrenmendeki seviyeler gibi düşünürüm. Üst seviyelere çıktıkça anlaşılması zordur ve bizi oldukça zorlar. Ama önceki sevilerdeki birikimlerimizle kendimizi de bir yandan daha üstlere hazırlamış oluruz ve daha çok zevk alırız. Bu yüzden daha kendinizce basit olarak nitelendireceğiniz bir kitabını okumanızı öneriyorum.

“Güneş batıyordu. Günün katı çekirdeği çatlamış, yarıkları arasından ışık dökülüyordu. Hızla atılan, karanlıkta tüylenmiş oklarla vurdu dalgaları, kırmızı ve altın sarısı. Olur olmaz ışık çizgileri birdenbire parıldayıp dolaştılar çevrede, batmış adalardan gelen imler, gülüşen, utanmaz çocukların defne kurularından attıkları kargılar gibi.”

Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments


Kitabın Adı: Bay Rüzgar ve Bayan Yağmur
Kitabın Yazarı: Paul de Musset
Sayfa Sayısı: 132
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları
Yaş Aralığı: 8-11
Türü: Roman

Jean Pierre adında yoksul bir değirmenci vardır. Geçimini değirmende öğüttüğü tahıllar ve bahçesinde yetiştirdiği sebzeler ile sağlamaktadır. Ancak değirmeni öyle bir yerde bulunur ki ne rüzgar iyi esmektedir ne de fazla yağmur yağmaktadır. Böyle böyle yoksulluk içerisinde geçer günleri. Yaşı da yavaş yavaş ilerlemeye başlayınca Claudine adında bir kadınla evlenir ve bir erkek çocukları olur. Ancak çok geçmeden kadın hastalanır ve elde avuçta olan para da ona gider. Artık büsbütün yoksulluk çekerler. Günler böyle birbirini kovalarken bir akşam şiddetli bir rüzgar eser. O esnada karısı ve oğlu uyumaktadır. Zaten her tarafı dökülen evin kalan yerleri de dökülmek üzeredir. Birden içeriye meleğe benzeyen bir adam girer. Bu adam Bay Rüzgar'dır. kendisinden bir sandalye ister dinlenmek için. Uzak diyarları dolaşıp geldiği için yorgundur. O gittikten sonra arkasından şiddetli bir yağmur gelir. Bu defa gelen de Bayan Yağmur'dur. O da aynı Bay Rüzgar gibi dinlenmek için bir sandalye ister. Her ikisi de giderken bir ihtiyacı olduğunda kendi yaşadıkları yere gelebileceklerini söylerler ve giderler. Yavaş yavaş değirmencinin işleri düzelir. Artık değirmeni döndürecek rüzgar ve sebzelerin de yetişmesi için yağmur vardır. Ancak bu yeni kurdukları düzen de bir yere kadardır. Bağlı olduğu Baron'un eve gelmesiyle her şey değişmeye başlar. Sizce bizi nasıl bir son bekliyor olabilir?

Kitabı okurken fazlaca eğlendim ve öyle ki tek oturuşta bitirdim. Bir çocuk olsam da eminim severek okurdum. Karakterleri fazlasıyla ilginçti ve biraz da İngiliz tarihinde esinlenilmişti. Dili de öylesine sade bir biçimde oluşturulmuş ki kitabı rahat bir şekilde okuyabiliyorsunuz.

Kitapta hemen hemen her sayfada resimler mevcuttu. Bu da okurken hem karakterleri ve olayları zihnimizde canlandırmamızı kolaylaştırıyor hem de kitabı okurken sıkılmamamızı sağlıyor. Zaten resimlemeler de ilgi çekici. Bu yaşlarda bulunan çocuklar için daha çok doğa üstü olan resimler ilgi çekici oluyor. Okuma istekleri daha da artmış oluyor. Çocuk kitaplarında yaşa göre yazı ve resimde oranlamalar vardır. Yaş ilerledikçe resim oranı düşer ya da kaybolur. 8-11 yaş aralığındaki çocuklarsa en şanslıları bana kalırsa. Hem kitaplar hem de resimler fazlasıyla ilginç olabiliyor.

Sınıflar arası ayrım net olarak verilmiş. Sanırım yazarın yaşadığı dönemde sınıflar arasında bu şekilde net bir ayrım söz konusuymuş. Baronlar daha doğrusu piramidin tepesinde bulunan o zengin ve unvan sahibi insanlar, halk ve kendileri arasında net bir şekilde sınır çekmişler. Bu yüksek tabakadan olan insanlar halkı kendine bağlamışlar ve onlardan yüksek miktarda vergiler almaya çalışmışlardır. Zaten yoksul olan insanlar iyice yoksulluk çeker duruma gelmişlerdir. 

İnsanın aç gözlülüğü her yerde her dönemde. Bu aç gözlülük ile ilgili kitapta karşımıza Baron ve değirmencinin karısı çıkıyor. Her ikisi de tamamen aynı davranıyor. Aç gözlülüğün zenginlik ya da yoksulluk ile ilişkisi cidden yok. Baron zengin ama hala daha fazlasına en çok onda olmasına hatta tek kendisinde olmasına çabalıyor. Değirmencinin karısı ise elindeki emekle kazanılmış az paraya değer vermektense daha fazla sahip olma peşinde.

Kitapta sevmediğim bir nokta kadınların dedikoducu olarak gösterilmesi. Halbuki erkeklerin de kadınlardan aşağı kalır bir yanı yok. Dedikodunun da başa neler getirdiği ortada. Kime iyilik olmuş ki iyilik bekliyoruz. Değirmencinin karısı dedikodu yapmaktan hiç geri durmuyor. Hatta sırf bu yüzden her şeylerinden oluyorlar. Elde avuçta olan paradan ve Bay Rüzgar ile Bayan Yağmur'un onlara verdiği değerli hediyelerden.

Kitapta sevdiğim yerlerden birisi kitap içinde kitap olmasıydı. Evet bu bir roman ama içerinde de bir tiyatro metni bulunuyordu. Tabii öylesine değil, kitapla bağlantılı olarak yer verilmişti. Düğüm bölümünün asıl olaylarından birinde yer alıyordu. Değirmencinin oğlu Baron'un evine tiyatro canlandırmak için gidiyordu ve orada okuyordu bu metni de. Bir türün içerinde çocuğa başka bir türün de aşılanması bana kalırsa fazlasıyla eğitici. Bir taşla iki kuş vurmuş oluyoruz. 

Kısacası  birçok eğitici yönü bulunan bir kitap. Ancak bana kalırsa yaş düzeyi biraz daha ileri olabilirdi. Mesela 10-12 gibi. Çocukların anlam kurmasında ve bazı değerleri öğrenmesi açısından önceki yaşların daha erken olduğunu düşünüyorum. Onun dışında gerek konusuyla gerek karakterleriyle güzel bir kitaptı. Çocuklarınızın okuması için kitap arıyorsanız mutlaka aklınızda bulunsun. Hatta daha fazla kitap için https://www.cancocuk.com/ bu adrese tıklayıp yaş aralığına göre kitaplara ulaşabilirsiniz. Tekrar görüşmek dileğiyle...


 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments



Kitap: Köpek Kalbi
Yazar: Mihail Burgakov
Sayfa Sayısı: 132
Tür: Roman
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

Herkese merhaba. Bugün Mihail Burgakov'un yazdığı Köpek Kalbi adlı romanıyla sizlerleyim. Mihail Burgakov'dan okuduğum ilk kitaptı. Dolayısıyla da dilini de bilmediğim için de biraz tereddüt ederek başladım kitaba. İlk başlarda konu bütünlüğünü kurmakta zorlansam da sayfalar ilerledikçe daha da fazla oturmaya başladı bende hikaye. Köpek Kalbi, dünya çapında tanınmış bir doktor olan doktor Filip Filipoviç'in sokakta bir köpek bulması ve bu köpeğin hipofiz bezini ameliyat ederek bir insanınki ile değiştirmesi sonucu meydana gelen olaylardan bahseder. 

Sokakta bir köpek bulan Filipoviç bu köpeği o dışarıdaki sefil yaşamından kurtarır ve onu muayenehanesine getirir. Hem sıcak bir yuvada olan hem de karnı doyan köpek mutludur. Bunu nereden mi biliyoruz? Köpeğin iç sesinin yansımalarını verir bize yazar. Bir insanın aklından geçenler nasıl kitaplara yansıtılırsa bu kez de bir hayvanın içinden geçenler yansıtılır. Köpeğe sürekli iyi davranır Filipoviç. Köpekse başına geleceklerden habersiz hem bu hayatın keyfini çıkarır hem de her fırsatta ne kadar da şanslı olduğunu düşünür. Derken o gün gelip çatar. Bir dün doktor aniden köpeği zorla tutarak ameliyat masasına yatırır. Suçlu ve pis ağızlı olan bir insanın hipofiz bezleri köpeğe nakledilir. İşte ne olduysa ondan sonra olur aslında. Köpek Şarik, bu ameliyattan sonra hızlı bir şekilde insanlaşmaya başlar. Bir yandan fiziki özellikleri diğer yandan da ruhsal özellikleri de değişmeye başlar. Küfürbaz, sigara içmeden duramayan, kadınları sürekli taciz eden birine dönüşür. Kendisine isim bile verir. artık onun adı Poligraf Poligrafoiç.

Kitapta benim dikkatimi çeken şeylerden kısa kısa bahsedeceğim. Öncelikle ilk dikkatimi çeken şey köpeğe isim verilirken takvim arkasında yer alan isimlerden birinin seçilmesi. Bizde de takvimlerde böyle değil midir? Her takvim yaprağının arkasında hem kız için hem de erkek için isim önerileri bulunur. Aynı onun gibi işte. Bu detayı görünce vay be dedim.

İnsanların sokaktaki hayvanlara yaptıkları eziyetler hem dönem karşımıza çıkıyor. Kitabın başında Şarik insanlar tarafından tekmelendiğinden ve bir aşçının ona kaynar su döktüğünden bahseder. İnsanlar bolluk içerisinde yaşarken kendinden düşük durumda olarak gördükleri canlılara acımasız bir tavır takınırlar. Doktor bile Şarik'i evine alırken bir çıkar gözetir. 

Şarik insanlaşmaya başladıktan sonra çevresi tarafından kısıtlamalara tabi tutulur. Diğeri onu hala onu bir hayvan olarak görmektedir ve üstünde bir iktidar kurmaya çalışırlar. Davranışlarını düzeltmesini söylerken bazen bir köpek gibi bazense bir insan gibi davranmasını söylerler ve Şarik'in bocalamasına yol açarlar. Bir süre sonra baskı altında bırakılan her insan gibi bir patlama evresi geçirir. Şarik'in üzerinde tamamen söz sahibi olma haklarını kaybederler. Kendisine kimlik de çıkartarak bunu güzel bir şekilde gösterir onlara. 

Günümüzde de sıkça gündem bir konu olan hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden bahsedilir. Şarik üzerinde bir deney yapan doktor ona ne olacağını umursamaz. Onu ameliyat masasına yatırırken hayvana ne olacağına dair bir düşüncesi yoktur. Önemli olan deneyinin başarıya ulaşıp ulaşmayacağıdır.

 Kitap yazıldığı dönemde yasaklanmıştır. Bunun nedeni ise aslında kitabın bir köpeğin insana dönüşümünü değil de Sovyet rejiminin ideallerini toplum üzerinde uygulamasını eleştirmesidir.  Aç, sefil bir haldeyken doktorun ona verdiği bir dilim ekmeğe muhtaç olan köpek halkı temsil ediyor bir nevi. Doktorun evinde ameliyat zamanına kadar güzel vakit geçirmesi, her gün yüzlerce hasta muayene etmesi ve son olarak da ameliyatı yapması ile bir devrim gerçekleşir. Yapılan ameliyat her ne kadar iyi olsa da hedeflenen amaca hizmet etmemiştir. Bu da halkın devrim sonrası durumunu temsil ediyor.

Kısacası sevdiğim bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarını da okumanın yolunu açtı diyebilirim. Siz de okuduysanız düşüncelerinizi merak ediyorum. Görüşmek üzere... 

Share
Tweet
Pin
Share
7 Comments

 



Kitap: Sula
Yazarı: Toni Morrison
Sayfa Sayısı: 188
Tür: Roman
Yayınevi: Sel Yayınları

Herkese merhaba. Yine bir kitap yorumu için buradayım. Bu aralar buraları fazlaca ihmal etmeye başladım nedense. Hala içimdeki o durgunluk devam etmekte. Ama biraz biraz da olsa aşıyor gibiyim kendimce. 

Bugün farklı bir ülkenin edebiyatına yönelik bir kitap yorumu için buradayım. Amerikan edebiyatı ama Afro Amerikan edebiyatı ile. Her zaman farklı türlerde ve farklı ülkelerin edebiyatlarından kitaplar okumaya dikkat ediyorum ki farklı dünyalara yolculuk edebileyim. 

Dediğim gibi bu defa Afro-Amerikan edebiyatından bir eser okudum. Kitabın ismi Sula. Kitaba ismini veren şey ise kitapta geçen bir karakter. Aslında bize aktarılan çoğu düşüncelerin ve olayların merkezinde yer alan bir karakter. Sanırım bu yüzden yazar kitaba bu ismi vermeyi tercih etmiş. Kitapta birbirinden tamamen farklı düşüncelerdeki ve davranışlardaki kadınlar üzerine kurulu. Kadının erkekle ilişkisi, kadının çevre ile ilişkisi, kadının kendisi ile ilişkisi ve siyah kadının beyaz kadınla ilişkisi. 

Kitapta olaylar belirli bir sıra ile işlenmiştir. Her bölümün başında bir tarih atılıdır. 1910 yılında başlar ve 1960 yılında biter. Yazar olayları bir tarihçi gibi anlatır. Olaylara dışarıdan bakar yani hakim anlatıcı gözüyle.  1919 yılında siyahilerin yaşadığı kasabaya yarı deli bir vaziyette dönen Shadrak ile başlar kitap ve onunla da sona erer. Şöyle bir bakınca aslında bir rolü yokmuş gibi görünse de olayların ilerleyişine istemeden de olsa fazlasıyla katkıda bulunur ve olaylara farklı bir yöne çeker. 

Babasından ve annesinden hiç sevgi görmemiş iki kız çocuk kitabın merkezindedir. Bunlardan biri kitaba da ismini veren Sula diğeri ise onun en yakın arkadaşı olan Nelli'dir. Yalnızlıklarını birbirlerine duydukları sevgi ve arkadaşlıkla aşmaya çalışırlar. Bir bakıma da aşarlar. Çocukluk arkadaşı olan bu kızın yetişkinliğe adım atmaları onların hayatlarında büyük değişiklere yol açar. Sula kasabayı terk eder. Nelli bir adamla evlenir. Yıllar sonra Sula'nın kasabaya dönüşündeyse artık her şey değişmiştir.

Her iki topluluğun da nasıl birbiri le net bir çizgi ile ayrıldığına şahit oluruz. Ne siyahiler beyazlarla iletişim kurmakta  ne de beyazlar siyahilerle herhangi bir yakınlıkta bulunmaktadırlar. Nasıl su ve yağ birbirine karışmaz da bir sınırla da olsa birlikte dururlar. İşte onlar da öyledirler. Siyahilere özel bölgeler vardır ve onlara bir azınlıkmış gibi davranılmaktadır. Yani yoğun bir ırkçılık güdülmektedir. Tabi ki bunda insanların olduğu kadar devletin de payı vardır. Halkı ortadan ikiye bölerek ırklar arasında bir üstünlük ve aşağılık gibi bir durum oluşturulmuştur. Bu da her iki toplumun birbiri ile kaynaşmaya yanaşmaması için de iyi bir nedendir. Hem de insanlar için de bir bahanedir. İki toplum birbiriyle sadece para karşılığı birlikte olan insanlar vasıtası ile iletişim kurarlar. Bu rol de kitapta kadınlara atfedilmiş. Ancak baktığımız zaman bunun dahi çok sık yaşanmadığını görüyoruz. Demek ki her anlamda bir ayrılma söz konusu.

Birbirinden farklı yaşamlara sahip kadınlar büyük bir öneme sahiptir. Kitap kadınlar üzerine kuruludur. Erkekler ise sadece o kadın karakterleri geliştirmek için yan karakterlerde bulunurlar. Her ne kadar önemsiz gibi dursalar da olayların gidişatında büyük rollere sahiptirler. Kimi zaman kadın karakterlerin ileriye kimi zaman da geriye doğru gelişmelerine neden olurlar. Sula ise bu aralıkta sürekli bocalayan bir kızdır. Nelli ise bir dönem bocalar daha sonra kendine uygun bir eş bulup yuva kurunca ve çocuklara sahip olunca ileriye doğru bir gelişme gösterir. ancak hepsinin ilerleyişi ya da gerileyişi birbirlerine bağlıdır. Aralarında birbirlerinin bile farkında olmadığı bir bağ vardır.

Kısacası kitap kadınların hayata olan bakışları ve yaşayışları ten rengine bakmaksızın her yerde ve her tarihte aynıdır. Bir bocalamadır devam eder. Toplum kadınların erkeksiz yaşayamayacağını düşünür. Bu bakımdan kitap bir tokat niteliği görür. Kitaptaki kadınlar kendi ayakları üzerinde durma çabasında olan kadınlardır. Birbirimiz olmadan var olamayız belki ama birbirimize de körü körüne gereğimiz yoktur. Biz kadınlar erkekler olmadan da güçlüyüz. Bir şeyler başarabilmemiz için evet yanımızda birisini isteyebiliriz ama onun olması da şart değildir. Önemli olan kendi kendimize yetebilmemiz.


Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments

 


Kitap: Kızıl Kahkaha

Yazar: Leonid Andreyev

Sayfa Sayısı: 80

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


Herkese merhaba. Birkaç gündür buralarda yoktum. Nedense kitap okumak içimden bir türlü gelmedi. İzlediğim animeler de bitti. Yeni bir tanesine daha başlamak var aklımda bugün. Onun dışında dizi izlemeye de başladım. Ama bu aralar İngilizce çalışmamı aksattım nedense. Bu dili öğrenerek farklı ülkelere seyahat etmek istiyorum. En azından kendimi rahatça ifade edebilmeliyim ki bir anlam kazansın değil mi?  Bir sürü işim de var tabi. Sağlık raporu almam gerekiyor ama kan verme fikri beni aşırı derecede korkutuyor. Fazla sözü uzatmadan kitabı tanıtmaya geçiyorum.

Kitabın konusuna kısaca değinelim. Kitap, 1904 yılında yapılan Rusya ve Japonya savaşında bir Rus subayının tuttuğu günlükten oluşturulmuş. Ancak günlüğün tamamı yok. Anlatımlar kesik kesik. Ya da net bir tarih atılmamış günlük sayfalarına. Daha sonra bu Rus subayının ölmesi üzerine kardeşi tamamlamış onun yarım kalan günlüğünü. Bu günlükte savaşın tüm yıkıcılığa değinilmiş. Ölen insanların çokluğu ve sayılamaması, toprağın ölen insanların artık kızıl bir renge bürünmesi, ölmek kadar hayatta olup da bu yaşananlara her saniye biraz daha şahit olanların nasıl delirdiği. Hepsi ince ince anlatılmış. 

Kitabın ismine Kızıl Kahkaha denmesinin nedeni ise şudur.  Ölen ya da bir şekilde yaralanıp sakat kalan insanların kanı toprağı kızıllaştırmıştır. O kızıllık her bir silah patladığında, bir yere bir bomba düştüğünde ya da bir insandan kan aktığında her defasında adeta bir kahkaha atar gibidir insanlığa. İnsanlığın birbirine verdiği her zararda biraz daha coşar ve onların birbiri ile olan kavgalarını izledikçe de kahkahası daha da şiddetlenir. 

Yazar savaşı farklı taraflardan ve farklı insanların gözlerinden anlatmış. Biri dediğimiz o Rus subayı diğeri ise onun kardeşi. Biri savaşın içinde bire bir bulunmuş diğeri ise savaşın en yakınına verdiği tahribatı birinci gözden deneyimlemiş. Birinin gözünden cephenin yıkımını, diğerinin gözünden şehrin yıkımını görürüz. İlk sayfalarda bir zombi sürüsüne benzeyen askerleri görürüz. Bu askerler üniformalarını giydikleri andan itibaren farklı bir şekle bürünmüşlerdir. Ruhlarını artlarında bırakmışlardır. Savaş alanında da son kalan ruh parçacıklarını da kaybederler ve tek tip insana dönüşürler. Akıl sağlıklarını da kaybederler. Ruhu olmayan bir eşya halindedirler. Evet kalpleri vardır. Peki ya akılları? Savaşın her iki tarafa da verdiği yıkımı görüp değerlendiremeyecek kadar da mı yoktur akılları? Şüphesiz.  Belki o zamanlar daha farklıydı. Ancak günümüzde de durum aynı. Savaşlar kayıplar, insanlar, akan kanlar... Zaman farklı ancak durum aynı.

Bu defa okuduğum kitap okurken fazlasıyla beni rahatsız etti. Bu nedenle herkese öneremem. Özellikle savaş sahnelerinin betimlenişi ve insanların yaralanışı ve özellikle de dış görünüşlerinin betimlenişi fazlasıyla rahatsız edici ancak bir o kadar da gerçekçi. Yazar sanki bir savaş anının içinden bize yazıyor gibi. Öylesine gerçek yani. Savaşın insan üzerindeki etkisi tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriliyor. Böyle savaşı bize net bir şekilde yansıtan ve insanların gözünden de güzel bir şekilde yansıtan bir kitap bulmak oldukça zor. Ya yazarlar bu konu üzerine yazmaktan kaçınıyorlar ya da yazdıkları eserler bu kadar net olmuyor. Tabi yazar anlatmaya anlatıyor ancak dilini anlamak biraz da zor açıkçası. Anlatımın kimin ağzından yapıldığını yer yer anlamakta zorluk da çekiyoruz. Bu da kitabı okurken olaylar ve durumlar arasındaki bağlantıyı yer yer kaçırmamıza da neden oluyor.  

Etkileyici bir kitap. Savaşı her anlamda tatmış bir insanın gözünden bizlere yol gösterir de gibi. Savaşın verdiği hasara bakarsak insanlığın eline ne geçmiştir. Hiçbir şey. Her devirde sürmüş hatta hala da devam eden savaşlar. dedim ya zaman farklı ama yaşananlar aynı. Üstelik bir hiç uğruna. Şöyle düşünüyorum da dünyanın farklı yerlerinde hala insanlar savaş halinde. Kızıl Kahkaha her yerde. Ve her geçen gün daha şiddetle.
Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments

 



Kitap: Gizli Bahçe

Yazar: Frances Hodgson Burnett

Sayfa Sayısı: 280

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


       Herkese yeniden merhaba. Umarım keyfiniz yerindedir. Günler fazlasıyla sıcak geçiyor ve bu yüzden biraz huysuz hissediyorum. Ama yine de bol bol bir şeyler izleyip okumaktan geri durmuyorum. Bugün yine bir İş Bankası klasiklerinden birisiyle sizlerleyim. Bu seri sizce de çok iyi olmamış mı? Ben fazlasıyla sevdim. Çok farklı ve ilgi çekici kitaplar barındırıyor. Üstelik çoğu da çok da bilinmedik yazarlardan ve farklı ülkelerin edebiyatlarından. Sanırım biraz da bu yüzden hoşuma gidiyor bu kitapları okumak. Sözü çok uzatmadan bugünkü bahsedeceğim kitaba geçiyorum. Bugün birlikte üstünde duracağımız kitap Gizli Bahçe. Daha ismini okuduğunuzda bile sizde ilgi uyandırıyor hemen. Kitap İngiltere'de geçmektedir ve Burnett'in en popüler romanlarından biridir. İngiliz çocuk edebiyatının bir klasiği olarak görülür. Benim okuduğum bu çeviri ise daha çok yetişkinlere yönelik. Eğer çocuklarınız için bakarsanız daha sadeleştirilmiş bir şekilde basılmış çeviriler de bulabilirsiniz. Şimdi gelelim kitabın konusuna.
          Diğer çocuklara hiç benzemeyen ama bir o kadar da o farklılığın ortak paydada buluşturduğu iki küçük, sıska, sevimsiz, suratsız, şımarık kuzenin malikanedeki bahçelerden biri olan gizli bahçeyi keşfederek içinde bulundukları o ruh halinden sıyrılarak çocukluğa dönüşleri anlatılır. Mary Lennox annesini ve babasını hastalık yüzünden kaybeder ve eniştesinin yanına gönderilir. Mary hırçın, kibirli, sevilmeyi ve sevmeyi bilmeyen bir çocuktur. Diğer yanda ise sürekli öleceğini düşünen, şımarık bir çocuk olan Colin'i görürüz. Bu iki kuzeni bir araya getiren ise gizli bahçe ve Dickon'dur. Bu üç çocuğun bazen büyüklerden daha bilgece konuştuğuna bazense ufacık bir çocuğa nasıl dönüştüklerine şahit oluruz kitap boyunca.
       Yazarın dilini sevdim sanırım. Kitabı hiç sıkılmadan okudum. Bazen onlarla beraber üzüldüm bazen onlarla birlikte mutlu oldum. Okurken kesinlikle sıkmıyor. öyle sıkıcı bir dili yok. Bunda çevirmenin de büyük bir payı var tabii ki. Karakterin hem iç konuşmasına hem de diyaloglarına yer verilmiş. Her karakteri farklı ve bir bütün olarak tanıyoruz böylece. Kitabın başında olumsuz özelliklere sahip olan karakterler kitapta ilerledikçe olumlu yönlerde özelliklere sahip oluyorlar.
      Bir çocuğun yaşına göre davranması üzerinde durulmuş. Çocukların çocukluğunu yaşaması gerektiğine değinilmiş. Kitabın başında içine huysuz yaşlı bir kadının kaçtığını düşündüğüm Mary buna en iyi örnek aslında. Sürekli bir yaşlı bakıcıya emanet edilmiş, yalnız, mutsuz, her istediğini elde ederek bir çocukluk geçirmiş. İnsanlara tepeden bakmış, Hiç arkadaş edinmemiş. Tabii bunda en büyük pay da ailenin. Çocuğu ile hiç ilgilenmemiş iki ebeveyn. Ne de olsa yaşamına etki eder. Malikaneye taşınması ile kendini buluyor Mary. İlk defa bir çocuk gibi hissediyor. En basiti cildi yaşlılarınki gibi soluk değil de daha canlı pembe bir renk alıyor. Bence bu çok güzel bir detaydı. Bir insanın yaşamının evrelerine güzel bir değinme noktası. 
         Ayrıca iki farklı ülkenin de yaşayış tarzına da ışık tutuyor yazar. Bir yanda yoksul bir ülke olan Hindistan, diğer tarafta ise insanların daha düzgün bir yaşama sahip olduğu İngiltere. Mary bu yüzden bir kültür çatışması yaşıyor. Bize de bu çatışma ile o dönemde ülkelerin durumu ile ilgili bilgi veriliyor. Mary, İngiltere'ye ilk geldiğinde evdeki hizmetçilere sanki bir köleymiş gibi davranıyor. Nedeniyse yaşadığı yerdeki insanlara bu şekilde davranılması. Mary zengin bir ailenin tek çocuğu. Bu yüzden farklı bir bakış açısıyla görüyor çevresini. Belki de fazlasıyla kibirlice.
        Biraz da Colin'den bahsedelim. O da ailenin tek çocuğu ve ilerde kambur olacağı düşünülerek sürekli kontrol altında tutulmuş ve odasından çıkmasına dair izin verilmeyen bir çocuktur. Haliyle o da el üstünde büyümüştür. Bu da Mary ile çok benzer olduklarını gösteriyor. Sürekli öleceğini düşünür. Bunun nedeni ise çevresindekilerin onun öleceğini düşünmesidir. Daha on yaşındaki bir çocuk üzerinde böylesine bir baskı kurmak ne kadar doğrudur orası tartışılır. Yalnız bir şekilde büyüyen bu çocuğun bir gülün tomurcuğu gibi yavaş yavaş açılmasına şahit oluruz. Kitabın sonunda da derin bir oh çekmeden edemeyiz.
       Son olarak bu iki çocuğu birbirine bağlayan Dickon. Hayvanları, doğayı, insanları koşulsuzca seven bir çocuk. Büyümüş de küçülmüş gibi. Fazlasıyla  bilgili, arkadaş canlısı bir çocuk. Onun bu tavırları ve karakteri Mary ve Colin arasında bir köprü kurar. birbirlerinin kalplerine dokunabilmek için bir araç işlevi görür. Keşke benim de böyle bir arkadaşım olsaydı demekten alamayız kendimizi.
        Kitapla ilgili daha değinmek istediğim o kadar çok şey var ki. Ama kendiniz okusanız daha iyi. Sizi böyle güzel bir yapıttan mahrum bırakmak istemem. Kendi içinizdeki tomurcuğun bir gün açılması dileğiyle...
 
  

Share
Tweet
Pin
Share
7 Comments

 


Kitabın Adı: Martıya Uçmayı Öğreten Kedi

              Yazarı: Luis Sepulveda

              Sayfa Sayısı: 112

              Yayınevi: Can Çocuk Yayınları

              Yaş Aralığı: 8-11

              Türü: Öykü

 

Merhaba herkese. Bugün yeniden bir çocuk kitabı ile geldim. Bu aralar nedense buna takmış durumdayım. Sanırım büyüklerin o kasvetli dünyasından sıyrılıp çocukların o masum ve temiz dünyalarında olmak bana iyi geliyor. Kime iyi gelmez ki? Elime bir çocuk kitabı aldığımda bitirmeden bırakamıyorum. Konuları da hem bambaşka. Hele bir de çizimler ile dolu olduğu zaman tadından yenmez. Bu yüzden Can Çocuk Yayınları’nın kitaplarını okumaktan zevk alır oldum. Hem kitapların basımı çok güzel hem bol bol çizimlerle dolu. Üstelik çocuklarınız için istediğiniz yaş aralığında ve konuda kitaplar da bulabiliyorsunuz. Aşağıya sitenin linkini incelemeniz için bırakıyorum.

Gelelim kitabımızın konusuna. Kitabın konusu genel itibariyle çevre bilincini kazanma ve yaşadığımız dünyada sadece bizim olmadığımızı fark ettirme. Biraz arkadaşlık biraz da dayanışma. Kuzeyde gemilerden okyanusa dökülen petrollerden birçok canlı zarar görmektedir. Martı Kengah da onlardan biridir. Petrole bulanır ve zor da olsa karaya ulaşmayı başarır. Ancak ölmek üzeredir. Bir evin balkonuna kendisini zor atar. Orada Zorba adında bir kedi ile karşılaşır. Ölmeden önce bir yumurta yumurtlar ve bu yumurtayı da Zorba’ya emanet eder. Ölmeden Zorba’dan üç söz ister. Bunlar: Zorba’nın yumurtayı yememesi, yavru doğana kadar onu sıcak tutup göz kulak olması ve ona uçmayı öğretmesidir. Sizce Zorba martıya verdiği sözleri tutmakta başarılı olabilecek midir? Okuyup görmeye ne dersiniz.

Bu kitap 12 dile çevrilmiş güzel bir dostluk öyküsü aslında. Birbirinden tamamen farklı olan iki canlının dostluğu hem de. İki farklı canlının birbirine gösterdiği o dostlukla mucizelere şahit oluyoruz. Çocuklara birçok güzel davranış aşılıyor diyebiliriz. Dünyada sadece bizim yaşamadığımız, verilen sözlerin tutulmasının ne kadar değerli olduğu, bir elin nesi var iki elin sesi var atasözünün aslında ne kadar da kıymetli olduğu ile ilgili ve daha bir sürü şey.

Hikâyenin tamamında hayvanlar yer alıyor. Özellikle de kediler. Bunun yardımıyla da doğa ve hayvanlar hakkında bir sürü şey öğrenmeye fırsatımız oluyor. Onların dünyasına adım atıyoruz ve onların gözünden kendimizi görme fırsatı elde etmiş oluyoruz. Bence bu fazlasıyla zor bir şey bir yazar için. Farklı bir canlının gözünden bizim dünyamıza ışık tutmak.

Kitapta harika çizimler var. Bir yandan okurken bir yandan da çizimleri gördükçe olayı gözünün önünde canlandırmak o kadar gerçekçi bir hal alıyor ki. O yaştaki çocuklar zaten belirli oranda resim ve yazı olan kitaplara yönelirler. Ne saf yazı ne de saf resim olan kitaplar onların ilgilerini çeker. Bu yüzden bu yayınevinden çıkan çocuk kitapları daha çok ilgi çeken türden. Ama maalesef bizim toplumuzda çocuk kitaplarını okuyan çocuk çok az. Ne aile bu konuda duyarlı ne de çocukları yönlendirecek doğru düzgün birileri. Bu yüzden çocuklar için bu kadar çabalayan yayınevlerini görmek beni fazlasıyla mutlu ediyor.

Kitapta insanların çevreye verdikleri zararları anlatarak başlıyor yazar. Bir millet olarak değil genel olarak bakıyor olaylara. Düşüncesizce etrafa verdiğimiz zararların sonuçlarına aldırmıyoruz bile. Bize ucu dokunmayacak gibi davranıyoruz. Daha yeni yeni bunlar için bir şeyler yapılıyor. Ancak daha yıllar öncesinde yazılmış bu kitap ve biz ne kadar da yavaşız bir şeyleri değiştirmek için. Çocuklara bunu daha erken yaşlarda kavratarak geleceğe bir ışık yakıyor aslında yazar. Bizim değiştiremediğimiz o dünyayı belki de onlar değiştirecek. Bizim için de geç değil. Aslında hiçbir şey için geç değil. Sadece hareket etmiyoruz o kadar ve birlik olmuyoruz. Bir kişi tek başına belki birçok şeyi yapmakta zorlanabilir. Ama ne demişler birlikten kuvvet doğar. Bir şeylerin değişmesi için bir kişi yetmez. Milyonların çabalaması gerek.

Kitaptan Bazı Alıntılar:

·         Yalnızca cesaret edenler uçabilir.

·         Bazen bazı insanları çıldırıp çıldırmadığını soruyorum kendime, okyanusu kocaman bir çöplük haline getirmeye çalışıyorlar.

·         Bir kuşa uçmayı öğreten gökyüzü, öğretemedi insanlığa mavinin kudretini!

·         Bize benzeyenleri kabullenmek ve sevmek çok kolaydır ama farklı biriyle bu çok zordur.

 

Share
Tweet
Pin
Share
4 Comments


Kitabın Adı: Matilda

              Yazarı: Roald Dahl

              Sayfa Sayısı: 256

              Yayınevi: Can Çocuk Yayınları

              Yaş Aralığı: 9-12

              Türü: Roman

 

Merhaba herkese. Bugün hem büyüklerin hem de çocukların mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm ve bir o kadar da çocuklarınıza hem kitap sevgisi kazandıracak hem de onların hayal dünyasını geliştirecek bir çocuk kitabı tanıtmaya geldim sizlere. Ben severek okudum ve hızlıca da bitti. Mesleğim gereği çocuk kitapları okumayı kendime bir görev biliyorum. Böylece hem çocuklar için doğru kitabı seçebiliyor hem de kendi okuma serüvenime de yeni bir kitap eklemiş oluyorum. Bugünkü o kitaplardan birisi de Matilda. Kitap üçüncü sınıf seviyesinden itibaren okunabilir. Zaten kitabın ana karakteri olan Matilda da yaşı küçük bir çocuk. Bu yüzden çocuğun kendisi ile özdeşleştirmesi de zor olmayacaktır. Özellikle bu yaştaki çocuklara kitap okuma sevgisini kazandırmak için etkili bir kitap da. Çocuğa bir beceriyi kazandırmak için o beceriyi seveceği etkinlik yapmak daima daha etkilidir o konu hakkında bilgi vermektense. Ben bu konudan yanayım. Sözü daha uzatmadan içeriğinden kısaca bahsetmek istiyorum.

Her şey daha Matilda üç yaşındayken başlar. Anne, babası ve abisi ile yaşar Matilda. Anne ve babası son derece ilgisiz ve televizyon düşkünü bir yaşam sürdürmektedirler. Evlerinde asla kitap yoktur. Akşamları yemeği hani şu yurtlarda bir zamanlar vardı bölmeli tepsiler var ya o tip tabaklarda televizyonun önünde yerler. Anne ve baba tek bir çocukları varmış gibi davranmaktadır. Baba bu durumu daha baskın göstermektedir. İşte böyle bir aile ortamında yaşamaktadır Matilda. Evde bulduğu babasının dergileri ve gazeteler ile daha üç yaşında iken okumayı kendi kendine öğrenir ve daha çok okuyabilmek kütüphaneye gidip gelemeye başlar. Kitapları bir çırpıda bitirir. Ama hala annesi ve babası için bir baş belasıdır her ne kadar bir şey yapmasa da. Bir gün aklına bir fikir gelmesi ile ailesinin kendisine olan davranışlarını değiştirmekte bir yol açacağını düşünür. Asıl olaylar da buradan itibaren başlar ve onun okula başlaması ile de devam eder maceraları.

Öncelikle Matilda tam bir kitap kurdu. Okumayı kendi kendine öğrenmesi, kütüphaneye gidip kitapların hepsini okuması öylesine hayranlık verici ki anlatamam. Resmen okurken özendim diyebilirim. Evet aile yönünden şanslı olmayabilir ama en azından kendi çabasıyla gidebileceği bir kütüphane var ve bana kalırsa bu müthiş bir şey.


Anne ve babasının son derece ilgisiz ve ona karşı sert bir tavırlarından olduğundan bahsettik. Kimi aileler vardır sadece tek bir evladı varmışçasına davranır ve onun her hatasını affedip her şeyiyle ilgilenirler. İşte o da böyle bir ortamda büyüyen bir çocuk. Aile oğullarına karşı iyi davranırlarken söz konusu kızları olunca ilgisiz ve son derece sert olabiliyorlar. Evde o konuşunca azarlıyorlar. Bir şey bilemeyeceğini düşünüyorlar. Ayrınca Matilda’nın babasında şöyle bir düşünce yapısı var. Kız çocuklarını daha doğrusu kızlara karşı. Onların bir şey bilemeyeceğini düşünür ve küçümseyici bir şekilde yaklaşır. Hatta bir olayda şöyle bir diyalog geçer:

‘’Bırak palavrayı!’’ diye bağırdı baba. ‘’Tabii ki baktın! Bakmış olmalısın. Dünyada hiç kimse doğru cevabı öylece veremez, hele hele bir kız çocuğu!....’’

Görüldüğü gibi babanın küçük kıza olan tavrı bellidir. Ancak kitabı bitirince de fark ediyorsunuz ki bu yukarıda bahsettiğimiz yanlış tutum yazar tarafından eleştiriliyor ve Matilda çok zeki bir kız olarak her şeyin üstesinden geliyor. Bir kızın neler başarabileceğini gösteriyor ve babanın yüzüne bu gerçeği adeta bir tokat gibi vuruyor.

            Kitapta çocuklara düzgün davranmayan büyüklerin başına neler geldiğini de görüyoruz. Dikkate alınmayan Matilda ya da öğretmenin öğrencilere olan tavırlarından artık hoşlanmayan Lavender’de bu durumu en net şekilde görüyoruz. Bir çocuğun kendini kabul ettirmek için çırpınışları belki de. Aslında çoğu ailenin farkında olmadığı bir durum. Kitapta bu şekilde bazı eleştiriler var bana göre ve o yaştaki çocukların kendinden büyükler tarafından kabul edilmelerinin de ne kadar önemli olduğunun üstüne basıyor.

            Kitabı okurken bir sürü resim karşılıyor bizi. Daha kitaba başlamadan bir karakter tanımı verilmiş bize. Onların isimleri ve resimleri. Bence bir kitaba başlamak için çocuğun ilgisini çekmek için daha ne olabilir ki. Kitabı okurken yer yer devam ediyor zaten resimler. Olaylarla bağlantılı bir şekilde tabii ki. Resimlemeleri ben çok beğendiğim. Güçlü bir çizim ve harika bir hayal gücünün birleşimi. Böylece çocuklar kitabı okurken hem okur hem de resimlerine dikkat edebilirler. Hem sıkılmamış da olurlar. Yazı boyutu da minicik değil. Tam okumalık türden.


İlerde öğrencilerime okutmak istediğim kitapların arasına çoktan girdi bile. O günleri merakla bekleyerek yazıyorum bu yazıyı. Umarım siz de kardeşlerinizle, torunlarınızla, çocuklarınızla veya öğrencilerinizle severek okursunuz.  

İşte Size Kitaptan Birkaç Alıntı

·         Bir şeyin üstesinden gelmek istiyorsan, hiçbir şeyi yarım yamalak yapma. Cüretli ol, sonuna kadar git.

·         “Tanrı aşkına söyler misin, TV’nin ne eksiği var? Altmış iki ekranlı güzel bir TV’miz var ve sen gelip benden kitap istiyorsun! Kızım, iyice şımarıyorsun artık sen!”

·         "Biraz Dickens ya da Kipling okumuş olsalar, hayatta insanları aldatmaktan ve televizyon seyretmekten başka şeyler olduğunu kısa sürede keşfedebilirlerdi. "

 


Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments

 



Kitap: Doktor Moreau’nun Adası

Yazar: H. G. Wells

Sayfa Sayısı: 166

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 

“Az sonra da başta beni bu gizemli adayı keşfetmeye zorlayan ses, pumanın acıklı iniltisi duyuldu, ancak bu kez üzerimde beni rahatlatan, olumlu bir etkisi oldu. Bunu duyduğum anda, her ne kadar bayılmak üzere ve korkunç derecede bitkin olsam da bütün gücümü topladım ve ışığa doğru koşmaya başladım. Bir sesin beni çağırdığını duyar gibi olmuştum.”

Merhaba bloğumun sevgili okurları. Günler sıcak ve bir o kadar da yorgun bir şekilde geçmeye başladı. Malum yaz ayındayız. Herkes bir şeylerden şikayetçi. Şu sıcak havalarda hele de yolculuk yaparken yapılacak en güzel aktivite belki de kitap okumaktır. Ben ne zaman yolculuğa çıkacak olsam yanımda her zaman bir kitap hazırda bulunur. Bu kez yanıma daha önce okumadığım bir yazara ait bir kitap aldım: Doktor Moreau’nun Adası. Konusuna kısaca değinip daha sonra kitap hakkındaki düşüncelerimden bahsedeceğim. Eminim ki siz de bu yazıyı okuduktan sonra kitabı merak edip okuyacaksınızdır. Konusu gerçekten ilgi çekici.

Olaylar Edward Prendick etrafında gelişir. Prendick yaşadığı bir gemi kazası sonucunda başka bir gemideki Montgomery tarafından kurtarılır. Bu adam ile tanışması onun bundan sonra yaşayacaklarının ilk adımıdır. Montgomery yanında birkaç adam ve hayvanla volkanik bir adaya gitmektedir. Bu adada yaşayan kimse yoktur. Montgomery, Prendick’i yanında mecburen adaya götürmek zorunda kalır. Montgomery bu adada Doktor Moreau’nun deneylerine yardımcı olmaktadır. Doktor Moreau ise bir zamanlar yaptığı deneyler nedeniyle dışlanmıştır ve bu adada kendi kendine bazı deneyler yapmaktadır. Bu deneyler önceki deneylerinden fazlasıyla farklıdır. Deneylerinde belli canlıların dokularını ve organlarını keserek başka bir canlıya yerleştirerek yeni baştan bir canlı yaratmaya çalışmaktadır. Bu yaratmaya çalıştığı hayvanların asıl amaçlarını ise kitabı okuduğunuz zaman bizzat öğrenebilirsiniz ki kitabın en büyük gizemi de bu.

Kitapta Tanrı-İnsan-Hayvan üçlüsü karşılıyor. Hayvan Halkı adı verilen bir topluluğun başına insanlar tarafından oluşturulmuş bir Tanrı yerleştiriliyor. Bir halkın kimlerden oluştuğunu ilerleyen sayfalarda yazar bize sunuyor. Bu halkta yaşayanların düşünme yetisi yok ve bazı ezberlenmesi istenilen öğretileri ezberlemişler ve sadece ona uygun bir yaşam sürdürüyorlar. Bu günümüzde dini sorgulamadan körü körüne başkalarından duyduğu kadarıyla yetinen insanlarla benzer bir özellik aslında. Beli de yazar burada bu konuda bir eleştiri yapmıştır. Bu Hayvan Halkı adı verilen topluluğa Doktor Moreau bazı yasalar koymuştur. Bu yasalar ve Tanrı figürünün alt metninde Doktor Tanrı ve yarattığı birçok o canlı ise onun halkını temsil eder. Koyduğu yasalar da dini öğretiler olarak düşünülebilir. Bu yasalardaki öğretiler ise bazı yasaklardan ve bunların cezaları olduğundan bahseder.

"Dört ayak üstünde yürümeyeceksin; Yasa böyle buyurur. Biz İnsan değil miyiz?"

"Suyu dilinle içine çekerek İçmeyeceksin; Yasa böyle buyurur. Biz İnsan değil miyiz?"     

"Et de Balık da yemeyeceksin; Yasa böyle buyurur. Biz İnsan değil miyiz?"

 "Ağaçların Kabuklarına pençe atmayacaksın; Yasa böyle buyurur. Biz İnsan değil miyiz?"

"Başka İnsanları kovalamayacaksın; Yasa böyle buyurur. Biz İnsan değil miyiz?"

Kitapta bilim uğruna hayvanlar üzerine deneyler yapılmaktadır. Bu deneyler geçmişten günümüze sürüp gelmiştir ve devamını da korumaktadır. Deneyler için insanlar üzerinde deney yapılmasına her ne kadar karşı olsak da hayvanlar için de geçerlidir. Ben bir hayvana zarar vermeden deneyin yapılabileceğinin taraftarıyım. Bu biraz da biz insanların kendimizi koruduğumuz bir yöntem sanırım. Kitapta da hayvanlar üzerinde yapılan deneyler bilimin yanlış bir şekilde kullanılışına şahit oluruz. Kimi zaman onların o acı dolu çığlıklarına şahit oluruz. Öyle ki bazen gerçekten duyduğumuzu dahi hissederiz. Bu çığlıkları duyan Prendick aslında insanoğlunu temsil eder. Çığlıkları duyan ancak hiçbir şey yapmak için kılını bile kıpırdatmayan o insanı.

İnsanoğlu çevresindeki olaylara, değişimlere her zaman hükmetme peşindedir. İnsanları değiştirir, doğayı değiştirir, hayvanları değiştirir. Kısacası her şey onun elindeymiş gibi davranır. Her şeye hâkim olduğunu düşünür. Hayvan Halkı olarak nitelendirilen o topluluktaki canlılar her ne kadar değiştirilmiş olsalar da doğa üstün gelir. Değiştirilen canlılar bir süre sonra eski hallerine dönmeye başlarlar. İnsanın doğa ve hayvanlar üzerindeki hükmünün bir yıkılış sürecine şahit oluruz böylece.

Yazar her ne kadar bir bilim kurgu romanı yazmış olsa da bana kalırsa insanın iç yüzünü bize gayet açık ve gerçek bir biçimde göstermiştir. Bu yüzden iyi bir gözlemcidir de. Darwin’in evrim düşünceleri okurken aklınıza gelecek olan bu kitap bence bir bilim kurgu klasiği. Her ne kadar çok bilinmese de biz bloglar bu yazarın ve kitabın tanınmasında bir etkide bulunabiliriz ne dersiniz? Şunu da unutmadan ekleyeyim. Bu tip konulara meraklıysanız ‘’Orphan Black’’adlı diziyi de izlemenizi önerebilirim. Her ikisine de bir şans verin. Emin olun pişman olmayacaksanız. Kitapla kalın….

 

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
5 Comments

 

Kitap: Pinokyo

Yazar: Carlo Collodi

Sayfa Sayısı: 197

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 


Merhaba, uzun bir süredir (bana bayağı uzun geldi nedense) buralarda yoktum. Gerek özel hayatımda gerek işle ilgili birçok şey yaşadım. Her yaşadığım şey ise bende birçok değişimlere neden oldu. Burada oturup bunları anlatmayacağım tabi ki de. Tabi isterseniz bunu ayrı bir yazı olarak da paylaşabilirim. Orası size kalmış yani. Hayat hızlı geçiyor diyebilirim kısaca. Bu koşuşturmalar arasında da kitap okumayı ve film izlemeyi de hep ihmal ettim. Ama kısa bir süre içerinde yeniden o eski formuma dönebilirim umarım. Bugün bir başka kitap hakkında konuşacağız. Hem çocuklar hem de büyükler tarafından sevilen ve mutlaka okunması gerektiğini düşündüğüm bir kitap: Pinokyo. Kitap hakkında konuşmaya başlamadan önce. Kısa bir şekilde konusuna değinelim.

Geppetto isminde bir marangoz vardır. Bu marangoz bir gün arkadaşı olan Antonio’dan kukla yapmak için bir odun parçası ister. Arkadaşının verdiği odun parçasından bir kukla yapar ve adını da Pinokyo koyar. Pinokyo tamamlandıktan sonra gülüp etrafta koşmaya başlar. Aşırı yaramaz ve enerjik bir kukladır. Geppetto ustanın hiç çocuğu yoktur. Pinokyo artık Geppetto ustanın oğlu olmuştur. Babasına her zaman uslu olacağına dair sözler verse de durmadan yaramazlık yapar ve başını belaya sokar. Bu yaramazlıkları ile başına türlü türlü olaylar gelir bu tek hayali gerçek bir çocuk olmak olan kuklaya.

Kitapta önceliklere hayvanlara bilgelik vasfı verilir. Pinokyo’ya yol gösteren ve onun davranışlarının şekillenmesinde daima onlar etkili olurlar. Ancak hiçbir zaman onları dinlemez ve kendi bildiğine okur hep. Burada aslında bize bir çocuğun davranışlarını yaparken birini dinlemeden kendi bildiğini yaptığı sezdirilir. Bu davranışı ile Pinokyo her zaman kendi bildiğine gider ancak yaşadığı şeyler de ona bir ders olur ve onun ileride yaşayacağı olaylarda ona yol gösterir. Yaşanan her şeyin insana bir şeyler kattığını buradan görebiliriz. Dediğim gibi yolculukları sırasında karşısına türlü hayvanlar çıkar. Bunlardan birisi de ateş böceğidir. Evden kaçan Pinokyo’ya ateş böceği eve dönmesi için türlü öğütlerde bulunur. Tabi Pinokyo onu dinler mi? Dinlemez.

‘’Ana babasına karşı gelen, huysuzluk yapıp baba evinden ayrılan çocukların vay başına geleceklere! Dünyada rahat yüzü görmeyecekler, acı acı da pişman olacaklardır er geç.’’ (s. 14)

Yazar kitabında kötüleri sık sık eleştirmiştir. Bunu da tilki ve kedi adı verilen iki dolandırıcı üzerinden yapmıştır. Ayrıca bu karakterler üzerinden de insanlara kötülük yapan kimselerinin sonunun nasıl olacağını da okuyucuya sunmuştur. Bunun dışında toplumda yer edinmiş bir meslek grubu olan doktorluğu da eleştirir. Pinokyo hasta olduğunda yanında üç tane doktor vardır ancak hiçbiri onu iyileştirmek için çabalamaz. Daha çok saçma bir şekilde konuşurlar ve diğerinin fikrine karşı çıkarlar.

‘’Kukla bütünüyle ölüdür, ama bir talihsizlik eseri ölü değilse, bu onun yaşadığını gösterir.’’

‘’Bana kalırsa, kukla sağdır. Ama bir talihsizlik eseri sağ değilse, bu onun gerçekten ölü olduğunu gösterir.’’

Kitapta çocuklar için uygun olmayan sahneler de var tabi ki. Bu yüzden eğer çocuklarınızın da bu kitabı okumasını istiyorsanız çocuklar için sadeleştirilmiş bir şekilde basan yayınlar da bulunmakta. Uygun olmayan sahne ise tilki ve kedinin Pinokyo’yu bir ağaca asma sahnesi. Ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide Pinokyo’nun çırpınışı. Çocukların özellikle de küçük yaştaki bir çocuk için uygun kaçmaz. Buraya örnek bir kitap kapağı bırakıyorum. Buradan da okuyabilir çocuklar.


 

Kitapta çocukların özellikle dil gelişimlerine katkı sağlayan birçok ister atasözü deyin ister özlü söz vardı. Bu sözleri yeri gelince Pinokyo yeri gelince de çeşitli hayvanlar söylüyordu. Bu sözler Pinokyo bir olayı yaşamadan önce ve yaşadıktan sonra bize sunuluyordu. İşte bazıları:

·         Çalınmış para yaramaz insana.

·         Şeytanın unu hep kepek çıkar.

·         Komşunun ceketini çalan gömleksiz kalır.

           Görüldüğü gibi kitap em büyükler için hem de çocuklar için yazılmıştır adeta. Herkesin okuyup da kendine bir şeyler katacağı bir kitap. Ayrıca çocukların davranışlarının sonucunda neler olacağını birinci elden yaşantı olmadan da öğrenebileceği bir eser. Hazır yaz tatili de gelmişken çocuklarınızla birlikte okuma yapmaya ne dersiniz. Kitapla kalın sevgili okurlar…..

 

Share
Tweet
Pin
Share
10 Comments


Kitap: Boyalı Peçe 

Yazar: W. Somerset Maugham

Sayfa Sayısı: 240

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

 

Merhaba, bugün blogda kapağı ve ismi bende merak uyandıran bir kitapla sizlerleyim: Boyalı Peçe. Kitap İş Bankası Kültür Yayınları serisi adı altında yayınlanmış ve ben de geç olmadan okumak istedim. Nedense bu aralar bu serideki kitapları okuyasım var. Buralarda birkaç gündür yoktum. Hayatımda yolunda giden ve yolunda gitmeyen şeyler oldu. Ama her şeye rağmen kendimi iyi hissediyorum ve kendimi iyi hissettiğim ilk anda da burada buldum kendimi. Sözü çok uzatmadan sizi yazımla baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar.

Kitap başlarda gözünüze klasik bir aşk ve ihanet konusunu işliyor gibi gelebilir. Ancak sayfaları çevirdikçe yazarın karakterleri o kurgulayışı ve yaşadıklarına bakış açılarını gördükçe fikriniz değişmekte. Kitap 1920’lerde Londra’da başlayıp Hong Kong’da devam eden bir olaylar silsilesinden oluşuyor. Baş karakterlerimiz ise Kitty ve Walter. Ama bana kalırsa kitabın en önemli karakteri kesinlikle Kitty’nin annesidir. Zaten kitabı okuduğunuz zaman da fark edeceksiniz ki olayların en başından en sonuna kadar kadının er yerde etkisi var. Hayret etmemek elde değil. Kitty anne baskısıyla yetişmiş bir kadın ve Walter ile evlilikleri de aslında sırf bu baskıdan kurtulmak için. Yaşanılan dönemde kızlar erken yaşlarda evlenip kendilerine iyi bir makam sahibi eş buluyorlar. Bulamayanlar ise yaşı ilerledikçe önüne çıkan ilk talipla evleniyorlar. Aslında Walter Kitty için tek talip değil. Ancak Kitty’nin annesi hep en iyisinin peşinde. Bence burada kızının iyiliğini düşünmektense daha çok kendi için yapmakta bunu. Sonuçta kendine itibar sahibi bir damat bulunca kendinin de toplumda yeri değişecek ve kendisi de itibar sahibi bir kadın olacak. Tabi evdeki hesap çarşıya uymuyor. Dediğim gibi Kitty ve Walter arasındaki evlilik bir mecburiyet ama Kitty için. Çünkü Walter onu daha en başından itibaren sevmekte. İşte burada kopuyor her şey. Bir insan karşısındaki insanla sevmeyerek evlense ona karşı ne kadar sadık kalabilir ki? İşte Kitty de Walter’a karşı boş olan kalbini biriyle doldurma ihtiyacı içine giriyor ve tam da o zaman birisiyle karşılaşıyor. Her ikisinin de evli olması dışında bir sorun yok elbette. Devamını merak ediyorsanız kitabı okumanızı öneririm. Çünkü ben severek okudum ve beni etkiledi çoğu yönden de.

Kitap genel anlamıyla genç bir kadının kendini bulmaya çalışması ile ilgili. Kitty daha kitabın en başından sonuna kadar bir arayış içerisinde. Kendi kimliğinin peşinde. Doğumundan itibaren anne gözetimi altında büyümüş, sürekli denetlenmiş, hayatının hiçbir noktasına kendisi karar verememiş, babasına karşı ya da annesine karşı sevgisini rahatça gösterememiş bir kadın. Evleneceği adamı dahi seçmesine izin verilmezken o bir anlık hisleriyle kendisini büyük bir maceranın içerisinde bulur. Belki de ilk baş kaldırışı Walter ile evlenmesidir. Ama bu ilk baş kaldırıda bocalar ve bir boşluğa düşer. O boşluk anında da bir başkasına sığınır. Onun yaşadığı her an ve hissettiği her bir duygu onun kendini bulmasına bir adım daha yaklaştırır. Olduğu kişi ile yüzleşir. Kendine ve etrafında olup bitenlere daha objektif gözle bakmaya başlar. Artık ne istediğini bilen bir kadındır ve hayatının bundan sonrası için planlarını yaparken artık kendisi karar vermektedir.

Genel itibari ile kitabın diğer karakterleri çok geri planda kalmış bence. Mesela Walter’ın asla ne hissettiğini ve ne düşündüğünü asla anlayamıyoruz. Çünkü bununla ilgili en ufak bir iç konuşma dahi yok. Walter doğrudan dile getirirse o zaman aa böyle düşünüyormuş demek ki demekten kendimizi alamıyoruz. Ayrıca Kitty’nin babası, annesi ve kız kardeşi de geri planda kalan diğer karakterler. Özellikle baba figürüne kitabın sonuna kadar rastlamıyoruz. Bunun da en önemli nedeninin zaten adamın evde yokmuş gibi davranılması ile kendisini iyice soyutlamış olması yatıyor bence. Anne karakteri her ne kadar dediğim gibi ön planda olmasa da kitabın baştan sona kadar olan gidişatında en büyük etkiye sahip kişi bana kalırsa. Kitty’nin olduğu kişide büyük bir payı var. Aynı zamanda olmak istediği kişiyi doğurma aşamasında da büyük bir yere sahip. Bana kalırsa en büyük eksiklik bunlar. Diğer kişilerin de iç seslerini, ne düşündüklerini, neler hissettiklerini okumak isterdim. Böylesi biraz sönük kalmış.

Son olarak kitabın adının neden Boyalı Peçe olduğuna değinmek istiyorum. Kitap şöyle bir cümle ile başlıyor:

‘…. adına yaşam denen boyalı peçe.’’  

Bir şiirin dizesidir bu. Yazarı oldukça etkilemiş ve kitabına bu ismi vermek istemiştir. Kitapta Kitty ve Walter ’in birbirlerini daha tanımadan evlenmelerine atıf yapılır burada. Her ikisi de birbirlerini iyi tanımadan yani daha peçenin altındaki görmeden evlenişlerdir. Gerçek kimliklerinin üstüne örtülen o peçeye kanmışlar ve o peçede gördükleriyle evlenmişler. Benim sevdiğim ve soluksuz okuduğum kitaplardan biri oldu. Umarım sizler de okuduktan sonra seversiniz. Bitirmeden küçük bir tavsiye. Hem kitaptan okuduklarımla hem de kendi yaşadıklarımla. Karşınızdaki insanı tanımak için kendinize ve karşınızdaki insanın sizi tanıması için de ona zaman verin. Acele etmeden yavaş yavaş birbirinizi tanıyın ve en önemlisi kimse için kendinizden taviz vermeyin. Olduğunuz insanı sevin. Kendinizi sevin.

 

Kitaptan Alıntılar:

1.      Bana karşı sevgi ya da merhamet beslemiyorsan da en azından insanlığını kaybetmemiş olmalısın.

2.      İnsan işte, eğlencede, dünyada ya da bir manastırda değil; ancak ruhunda huzur bulabilir.

3.      Her şey çok kısa sürerken ve hiçbir şey çok önem taşımazken, insanların önemsiz nesnelere saçma anlamlar yükleyip, kendilerini ve etraflarındakileri üzmeleri acınası bir durumdu.

 

 

 

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments


Kitap Adı: Karısını Şapka Sanan Adam

Kitabın Yazarı: Oliver Sacks

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Tür: Yaşantı

Karısını Şapka Sanan Adam isimli kitap nörolojist Oliver Sacks’ın ona gelen bazı danışanlarını anlattığı bir yaşantı kitabıdır. İçerisinde birbirinden farkı 24 vakadan bahseder. Bu vakalar arasında da çeşitli doktorların kendinden önce ya da kendinden sonra yayınladığı vaka ile ilgili farklı vakalara da yer vererek sık sık atıflarda bulunur. Kitabın dili genel itibari ile tıp terimleri ile doludur. Bir nörolog bu kitabı okuduğunda tamamen anlayabilir. Ancak normal bir insanın seviyesinin üzerinde bir kitap. Buna rağmen okununca da tamamen anlanmayacak bir kitap da değil. Okurken her vaka sizi derinden etkileyebiliyor. Bu halimize şükretmek ile ilgili değil. Daha çok nörolojik sıkıntıları olan insanların evrenine adım attığınız için şaşırıyorsunuz ve bu yüzden etkileniyorsunuz. Okurken bir yandan da geçmişten günümüze insanların belirli bir engeli olan insanlara tavrının da değişmediğini de gözlemleyebiliyoruz. Bir hastaya geri zekalı dendiğine dahi şahit oluyoruz. Oysa ki onlar da bizimle aynı. Sadece belirli yerlerde ayrılıyoruz o kadar. Kendimize benzemeyen birini dışlamak ve geri zekalı demek niye?

Kitapta birbirinden farklı 24 danışanın hikayesinden bahsedildiğini söyledim. Aşağıda içlerinden beni etkileyen bazı vakalar ile ilgili kısa açıklamalarda bulundum. Eğer diğerlerini de merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim.

 

1.      Karısını Şapka Sanan Adam

      Dr. P. Adında bir adam ile ilgilidir bu vaka. Üniversitede müzik profesörüdür. Beyninin görme bölümünde bir ur vardır ve bu ur nedeniyle de görsel muhakeme yeteneğinde sıkıntılar vardır. Çevresindeki insanları seslerinden ya da vücutlarında öne çıkan belli başlı hareketlerden ve vücutlarındaki beli başlı şekillerden tanıyabiliyordu. Beden imgesi yerine beden müziği vardı. Müzik ona iyi geliyordu. Görmede oluşan o eksikliği bir bakıma müzikle telafi ediyordu. Gözleriyle birlikte de kavramlar hakkındaki fikirlerinde de bir azalma olmaya başlamıştı. İşte bu sebeple karısı ile birlikte doktora gelirler.

 

2.      Bedenini Yitirmiş Hanımefendi

27 yaşında Christina adında hokeyde ve binicilikte yetenekli, zihinsel ve bedensel olarak sağlıklı bir kadın hakkındadır bu vaka. İki çocuğu vardır ve evden bilgisayar programcısı olarak çalışmaktadır. Dolu dolu bir hayatı vardır. Safra kesesinin alınması gerekiyordu. O ameliyattan bir gün önce gördüğü rüyaysa tüm hayatını değiştirdi. O sabah uyandıktan sonra bedenini hissedememeye başladı ve bedeninin kontrolünü sanki kaybetmiş gibiydi. Bedenle ilgili duyum üç şekilde sağlanırdı. Bunlar: görme, denge organları ve özduyumdu. Normalde bu üçü bir arada çalışmaktaydı. İşte Christina’nın sorunu da burada başlıyordu. Özduyumunu yitirmişti.

3.      Tikli Ray

Ray, Tourette Sendromu adı verilen bir hastalığa sahiptir. Bu hastalığın özellikleri sinirsel enerjinin aşırılığı, garip hareket ve eğilimlerin artması, tikler, kendine özgü konuşma şekilleri ve ani hızlı davranışlardır. Tourette hastalığı çok nadir olan bir hastalık olarak bilinse de aslında toplumda yaygındır. Ray doktora geldiğinde 24 yaşındadır ve 4 yaşından beridir de bu hastalığa sahiptir. Yani yaşamının neredeyse tamamını bu hastalıkla geçirmiştir. Ancak artık yaşıyla birlikte ona yüklenen sorumluluklar ve yaşamını devam ettirmesi ile ilgili sorunlar yaşamaya başlamıştır. Doktora da bu nedenle gelir.

4.      Hatıra

Bu vaka bilinmeyen bir nedenle kulakları sağır olan ve diğer organlarının sağlığı yerinde olan yaşlılar evinde kalan Bayan O. C. hakkındadır. Bir gece rüyasında çocukluğunun geçtiği yerleri görmesiyle başlar her şey. Ettikleri dansları söyledikleri şarkıları görür rüyasında. Uyandığında ise rüyasında duyduğu müzikler arka planda hala devam etmektedir. Bunun radyodan gelebileceğini düşündü. Ama hangi radyo sadece onun bildiği ve çocukluğundan kalan şarkıları çalardı ki?

5.      Hindistan’a Geçit

      19 yaşında beyninde tümör bulunan P. Bhagawhandi isimli Hintli bir kızdan bahsedilmektedir. Yedi yaşındayken beyninde tümör çıkmış daha sonra da tekrar sağlığına kavuşmuştu. Ancak tümör o on sekiz yaşındayken tekrar kendini göstermişti. Ameliyatla alınması imkansızdı. Vücudunun sol tarafında hissizlik vardı ve nöbetler geçiriyordu. Hayattan zevk alıp yaşamaya önem gösteriyordu ve daima mutluydu. Kısa süreli belirsiz uyku durumu vardı. Bu uyku durumunda Hindistan’daki evlerin, bahçelerin, o uçsuz bucaksız ufukların görüntülerini görüyordu. Ancak zamanla bu uykulu durumunda engellenemez bir artış yaşanmaya başladı.

6.      Ayaklı Ansiklopedi

      61 yaşında Parkinson hastası olan Martin A. adında bir adam ile ilgilidir bu vaka. Bebekliğinde ciddi bir menenjit geçirmiş ve onda kalıcı bir iz bırakmıştı. Çok az okula gitmiş ve müzik eğitimi almıştı. Babası zaten bir müzisyendi. Geçirdiği o hastalıktan ona harika bir hafıza kalmıştı. Şaşılacak bir müzik belleği bulunmaktaydı. Bütün izlediği operaların her ince detayını dahi hatırlıyordu. Bu yüzden ona ‘’ayaklı ansiklopedi’’ denmeye başlandı. Her ne kadar hastalığından ona böyle bir güzel bir hediye kalsa da elbette hastalığının olumsuz yanları da bulunmaktaydı.

 


 

Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose