Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨

 



Herkese merhaba. Blogları Canlandırma Projesinde Ağustos ayı teması; Latin Amerika Edebiyatı veya seçkin yazarlar, seçkin yönetmenler idi. Ben de bu temadan yola çıkarak uzun zamandır okumak istediğim ve sürekli ertelediğim bir kitabı okumaya karar verdim: Simyacı. 

Daha önce Paulo Coelho'nun Şeytan ve Genç Kadın kitabını da okumuştum ama bu kitabı ona göre daha çok beğendim. Hem anlatımı hem olayların kurgusu hem de okuyuculara verilmek istenen mesajlar açısından oldukça güzel bir kitaptı. 

Şu an fark ettim de bugün Paulo Coelho'nun da doğum günüymüş. Bu yazıyı da bu güzel günde paylaşmam da biraz manidar. Neyse doğum günün kutlu olsun usta yazar.

Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursak: Bu kitap büyük bir doğu klasiği de olan Mevlana'nın Mesnevi adlı eserinde yer alan küçük bir öyküden yola çıkılarak yazılmıştır. İspanya'da çobanlık yapan ve üst üste iki kere aynı rüyayı gören ve bu rüyalar üzerine yolculuğa çıkan bir çobanın öyküsü bu. Santiago, bir çobandır. Koyunlarını otlatır, onlarla sohbet eder, gezer, şarap içer ve kitap okur. Hayatı sıradan ve gezerek geçiyordur yani. Hatta gezmek istediği için çoban olmaya karar vermiştir.  Çoban olmaktan mutluluk duyan Santiago günün birinde içinde firavun ağacı bitmiş yıkık dökük bir kilisede uyuma kararı alır ve o gece daha önce bir kez daha gördüğü bir rüyayı bir daha görür. Rüyasında, Mısır Piramitlerinin dibine gömülmüş bir hazine olduğunu ve ona ulaşması gerektiğini görür. Santiago iyice meraklanır ve bir rüya yorumcusuna görünür. Rüya yorumcusundan çok da umduğunu bulamayana Santiago bu sefer yaşlı bir adamla karşılaşır. Ama bu adam sıradan bir adam değildir. Bu adam bir Şalem Kralıdır. Böğrü parıl parıl parlayan bu adamın sıradan bir insan olmadığını Santiago hemen anlar. Şalem Kralı, Santiago’ya Kişisel Menkıbeden bahseder. Evrenin Dili, yaşam iksiri ve hayatın anlamıyla ilgili öğreneceklerinden habersiz bir şekilde bu uzun soluklu yolculuğa atılan Santiago, kendini hiç olmadığı kadar hazır hissediyordur.

Bu kitap, size her ne olursa olsun amaçlarınız doğrultusunda ilerlemeyi, bu amaç uğruna kimi zaman bazı riskleri göze almayı ve vazgeçmeyi düşündüğünüzde ya da umutsuzluğa kapıldığınız anda devam etmenizi söyleyen içinizdeki sese kulak vermenizi öğütlüyor. Günlük hayatımızdaki olaylarla bağlantı kurmak açısından bence oldukça ilgili. Hepimiz türlü zorluklardan, sınavlardan, insanlardan geçerek bir şeyler başarmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman da pes etmeye yaklaşıyoruz. Bizi pes etmeyen, kendi amaçları için sonuna kadar giden insanların öykülerini dinlemek ya da bu insanlarla karşılaşmak motive ediyor. Bu kitabı okurken de her okur kendinden bir şeyler bulacaktır eminim.

Bütün bunların yanı sıra yürüdüğünüz yolda karşılaştığınız engellerin sizi amacınıza yönlendiren bir diğer yönünü anlatırken, sonu beklediğiniz gibi olmasa da asıl önemli olanın çabalamak olduğunu bir kez daha gösterir. Yürüdüğümüz yolun sonu her zaman beklediğimiz sonucu vermeyebilir. Hayat bize her zaman çabalarımızın karşılığını en iyi şekilde vermeyebilir. Bunu düşünüp bir sonrakinde çabalamaktan vaz mı geçeriz yoksa o çabaları düşünüp kendimize ben elimden geleni yaptım mı deriz? Bazen sonuç tatmin edici olmasa bile elimizden geleni yapmamız daha önemlidir. 

Kitapta hoşuma giden ve altını çizdiğim birkaç bölümü sizinle paylaşmak istiyorum:

👊 Her gün birlikte olmak gereksinimi duymaksızın, her zaman yeni dostlar ediniriz. Papaz okulunda olduğu gibi her zaman aynı insanları görürsek onları yaşamın bir parçası saymaya başlarız. Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar, canları sıkılır. Çünkü, efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır

👊 Çünkü hayat, yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur...

👊"Kim ve ne olursa olsun," dedi, "yeryüzünde her insan, her zaman, dünya tarihinde başrolü oynar. Ve doğal olarak o bilmez bunu."

👊  İnsan sevince, nesneler daha çok anlam kazanıyor.

👊 En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.

👊 Ve bir şey istediğin zaman, bütün Evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.




Share
Tweet
Pin
Share
20 Comments

 


Film: Fanaa

Yönetmen: Kunal Kohli

Süre: 168 dk

Oyuncular: Kajol

                               Aamir Khan

                                 Rishi Kapoor

                   Tabu

                               Kirron Kher

 

Herkese yeniden merhaba. Yeni bir Blogları Canlandırma Projesi teması ile sizlerleyim. Bu ayki temamız ''Hindistan'' dı. Biz de bu tema kapsamında Hindistan ile ilgili film, dizi izleyip ya da kitap okuyoruz. Böylece her ay farklı bir temayla yepyeni şeyler öğrenip yeni dünyaların kapısını açıyoruz. 

Ben ise bu tema için bir film izlemeye karar verdim. Bu film ise Aamir Khan'ın çok bilinen ve sevilerek izlenen ama bir o kadar da duygusal olan filmi Fanaa. 

Konusu aslında çok kilişe gibi durabilir herhangi bir film sitesine girip konusunu okuduğunuz için. Ben birçok keşfedilmeyen filmin bu yüzden fazla izlenmediğini düşünüyorum. Bu filmin de konusunu okuduğunuzda aa çok sıkıcı duruyor diyebilirsiniz ama dolu dolu geçen bir 168 dakika sizi bekliyor diyebilirim. Zooni (Kajol) doğuştan görme yetisi olmayan bir kızdır. Bir gün arkadaşlarıyla bir iş için bulunduğu yerden ayrılır. Bu iş ona aslında bir aşkın kapılarını da açar. Bir gün gittikleri yerde bir tura çıkarlar ve orada tur rehberi olan Rehan (Aamir Khan) ile tanışır. Zamanla ona aşık olur. Ancak bir gün göz ameliyatı olacağı gün bir patlama olur ve Rehan ölür. buraya kadar filmin ilk kısmıdır. İkinci kısımda ise aradan yıllar geçmiştir ve Rehan direnişçiler arasındadır. Aslında ölmemiştir. İşi gereği bunu yapmak zorunda kalmıştır. Bir gün ölmek üzereyken tekrar Zooni ile karşılaşır. Ancak Zooni daha önce onun yüzünü görmediği için onu tanıyamamıştır. Sizce birbirlerine tekrar kavuşacaklar mıdır? Zooni Rehan'ı hatırlayacak mıdır?


Film her şeyiyle güzel ama eksikleri de bol bol var. Özellikle de Aamir Khan'ın canlandırdığı karakter olan Rehan biraz daha detaylı ve canlı bir şekilde bize gösterilebilirdi. Sonuçta başrol ve onu her şeyiyle tanımak istiyoruz. Ama karakter yönetmen tarafından bize biraz silik aktarılmış. Küçük boşluklar bırakılmış. Tamam kitaplarda okuyucuya yazar bu şekilde boşluklar bırakır ama iş filmde olunca biraz garip oluyor. Rehan'ın biraz daha öne çıkmasını beklerdim açıkçası. Belki de kadın başrolün ödül alırken erkek başrolün ödül alamamasındaki neden de yönetmenin karakteri bize silik vermesidir.

Filmin müzikleri ise öyle yerinde ve kulağa öyle hoş geliyor ki. O dili bilmeseniz bile ezgiler sizi alıp götürüyor. Filmden sonra açıp açıp dinliyorsunuz istemsizce ve her dinlemede aynı duyguyu veriyor. İnsanın tüylerini diken dike ediyor.

Filmi izlemek aklınızdaysa Türkçe altyazılı olarak izlemenizi tavsiye ederim. Dublaj olan filmlerde sanki o filmi değil de başka bir şey izliyormuş gibi hissederim ben. Karakterlerin gerçek sesini duymak filmi daha etkileyici hale getiriyor ve olayların içindeymiş gibi hissetmenizi sağlıyor.

 Film ayrıca geçmişten günümüze güncelliğini yitirmeyen bir konuya da değiniyor: Keşmir meselesi. Tarih derslerinde de belki duymuşsunuzdur. Pakistan ve Hindistan ülke olduğundan beri aralarında bir çatışmaya neden olmuştur. Her ülke de elde etmeye çalışmıştır ancak günümüzde halen özerktir. Film 2006 yılında yapıldı ama o zamandan bu zamana değişen bir şey yok. 

Kısacası savaşıyla, bombasıyla, aşkıyla, müzikleriyle ayrı bir filmdi. Tekrar izler miyim bilmiyorum ama. izlemek isterim. Her izlemede yeni bir yönünü görürüz sonuçta. Güzel bir filmdi. Umarım sizler de severek izlersiniz. Görüşmek dileğiyle...




Share
Tweet
Pin
Share
18 Comments


 

Film: Yeşil Yol (The Green Mile)

Yönetmen: Frank Darabont

Süre: 188 Dakika

Yıl: 1999

Tür: Dram/Suç

Oyuncular: Tom Hanks

                     David Morse

                     Michael Clarke Duncan

                     Barry Pepper

                     Bonnie Huntürkiye

Herkese merhaba. Blogları Canlandırma Projesi için yazdığım film incelemem ile yeniden sizlerleyim. Bu proje kapsamında bir tema belirliyoruz ve bu tema ile ilgili dizi-film izleyip kitaplar okuyup bunları bloglarımızda yayınlarak siz okuyuculara sunuyoruz. Bu ay Blogları Canlandırma Projesi kapsamında ele alacağımız tema hukuk, mahkeme ve adaletti. Ben de bu tema için izlemek istediğim ama bir türlü başına oturup da izleyemediğim bir filmi seçtim: Yeşil Yol. Yeşil Yol orijinal adıyla The Green Mile, Stephen King’in aynı isimle romanından uyarlanmıştır. Yönetmenliğini Frank Darabot’un yaptığı bu filmin başrolünde benim en sevdiğim oyunculardan birisi olan Tom Hanks yer alıyor. Gerçek bir Tom Hanks hayranıyım ve her filmini izlemek için uğraşıyorum ve hepsinden de bir o kadar keyif alıyorum. Her filminden sonra ise hayata karşı duruşumda bazı etkilere neden oluyor. Kendime yeni şeyler katmış gibi hissediyorum. Sözü daha da uzatmadan önce filmin konusundan kısaca bahsedip daha sonra beni etkileyen detaylar hakkında konuşacağım.

Film önceden bir infaz gardiyanı olan Paul Edgecomb'un huzurevindeki bir arkadaşına geçmişte yaşadığı bir olayın ondaki etkilerini söylemesi ve olayı anlatmasıyla başlar. Oldukça iri yarı bir adam olan John Coffey adında bir idama mahkûm kişi getirilir. Bu adam iki küçük kıza tecavüz etmek ve onları öldürmekten dolayı idama mahkûm edilmiştir. Oldukça iri yarı ve korkutucu görünse de aslında ince düşünceli ve fazlasıyla da korkak bir insandır. İzlerken bu adamın bu kızları nasıl öldürdüğünü düşünmeden edemezsiniz. Zaten aslında neler olduğunu da filmin son dakikalarına doğru öğreneceksiniz de. Bir hastalığı bulunan Paul’un hastalığını John’un iyileştirmesi ile olaylar başlar. Tanrı tarafından adeta ona iyileştirme gücü verilmiştir. Bu doğa üstü gücü sayesinde hastalıkları kendi içerisine çeker ve ağzından serbest bırakır. Dışarıdan bakınca her ne kadar güzel bir güç gibi görünse de aslında onu derinden etkileyen çok fazla şey görür bu gücüyle. Paul’un düşünceleri onun bu gücünü gördükten sonra yavaş yavaş değişmeye başlar ve sonra onun aslında masum olduğunu düşünmeye başlar. Peki ya John masum mudur yoksa değil midir? O elektrikli idam sandalyesine oturacak mıdır yoksa oturmayacak mıdır?


Öncelikle filmin isminin neden Yeşil Yol dendiğine değinelim. Yeşil Yol filmde Paul’un yönetiminde olan idam edilenlerin bulunduğu yere verilen isimdir. Normalde diğer hapishanelerde bu yola ‘’Son Yol’’ ismi verilirken buradaki gardiyanlar ‘’Yeşil Yol’’ demişlerdir. Bunun nedeni ise zeminin sönük kireç taşından olmasıdır.

Filmde iyi ve kötü arasındaki dengeden yararlanılarak suçlu-suçsuz ve haklı-haksız arasındaki zıtlıklara yer veriliyor. Gardiyanlar ikiye ayrılıyor iyi ve kötü diye. Bir yanda diğerlerini aşağılamak, onların ölümünü merakla seyretmek isteyen ve torpille bir yere gelmiş Percy varken; diğer yanda insana insan olduğu için değer veren, olayların farklı yönlerini değerlendirip görebilen ve insani değerlerini yitirmemiş diğer gardiyanlar yer alır. Suçluluk ve suçluluk üzerine ise John’un yaşadığı olay üzerinden örnek verebiliriz. John’un suçlu ya da suçsuzluğuna ilişkin elde bir kayıt yoktur. Sadece yanlış yerde yanlış zamanda oradadır ya da insani duyguları ağır basmıştır. John sanki gökten düşmüş gibidir. Onun geçmişine ait kayıt da yoktur. Suçlu olduğuna ve idamına karar verilirken sadece görülen olaya bakarlar. Olay incelenmemiş ve kişinin kendisini savunmasına izin verilmeden idama mahkûm edilmiştir. Hem insan hayatının ne kadar değerli olduğu hem de ne kadar değersiz olduğunu aynı anda gözler önüne serer bu sahne. Bir yanda iki küçük kızın hayatı için sağlanmaya çalışılan adalet ile diğer yanda bir kişinin hayatını sorgulamadan gasp etmek.

Filmde içimizi rahatlatacak gelişmeler de yok değildir. İzlerken adeta oh çekeriz. Bir şekilde evet iyiler de toplum içinde cezalandırılmaktadır ancak kötüler de cezalarını çekmektedir. O kadar ki kötü insanların sonunda cezalandırıldığı o sahneler belki de işte adalet dedirtmektedir. Evet iyi insanlar ölmüş olabilir ama onlara bu cezaları çektirmiş olan o kötü zihniyet sahipleri de cezasız kalmamıştır. Eminim siz de izledikten sonra göreceksiniz ki gerçekten ince detaylarla onların yaşadıklarını görünce sonunda demeden kendinizi alamayacaksınız.

Filmde beni en çok etkileyen nokta bir fare ile ölümün kıyısında olan bir insanın dostluğu oldu. İdam zamanın belli ve hala hayattan alabileceğin kadar zevk almaya çalışıyorsun. Bir şekilde bir sürü pişmanlıkların var. Ancak geriye dönüp o zamanı telefi edemeyeceğimize göre önümüze odaklanıp en azından hayatın o kısacık kalan kısmının tadını çıkarmak gerek. O kasvetli ortamda bir insan için umut ışığı, bir yaşama anlamı sağlıyor. Evcil hayvan gibi belki de daha yakını. İnsanın tek mal varlığı oradaki bir fare. Kendisi ölünce bir başkasının ona bakacağını bile düşünmemesi. Kendisi gibi kimsenin ona değer vermeyeceğini düşünmesi. Kimimize göre sadece bir fare. Hatta kimisi için iğrenilecek bir canlı. Ama bir insan hayatındaki yeri ne kadar değerli ve anlamlı. Bazen o küçük şeyler insanlığımızı koruyup kendimizde olmamızı sağlar. Er canlı belli amaçlarla dünyada yaşar. Neden bir fare de bir insanın son günlerini güzel bir şekilde geçirmesi için var olmasın ki?

Son olarak bir sahne var ki eminim siz de izleyince etkileneceksiniz. O sahne de aşağıya fotoğrafını da koyacağım mahkumların oturdukları o elektrikli sandalyedeki son anlarıdır. Sandalyeye oturtulurlar, elleri ve ayakları bağlanır. Son olarak söylemek istedikleri sorulur. Başlarının ortası tıraş edilmiştir. Bu bölgeye ıslak bir sünger konulur ve elektrik kablosuna bağlanır. Bu ıslak sünger elektrik beyne çabuk ulaşsın diyedir.  İnsanoğlu bir yandan bir insanın ölmesine karar verirken bir yandan daha az acı çeksin diye farklı yollar bulmaktadır. Ne garip.


Bazı filmler vardır herkesin izlemesi gereken. İşte tam da öyle bir film. Hayat dersi çıkarılacak ve içimizdeki hak, adalet, hukuk kavramlarına bir başka boyut katacak bir filmdir. Oturur belki tekrar izlerim. O kadar beğendim ve 3 saatimi harcadığım için pişman olmadım. Umarım siz de izler ve pişman olmazsınız. Aklınıza en ufak bir soru işareti kalmamıştır umarım izlemeniz için. Yeni bir filmle farklı bir zamanda görüşmek üzere.

Filmde Beni Etkileyen Bazı Sözler

Sence, bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı?

Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım.

Onları sevgileriyle öldürdü. Tüm dünyada böyle.

Hepimiz hakkında düşünüyorum. Kendi yeşil yolumuzda yürüyoruz, her birimiz kendi zamanında.

 





Share
Tweet
Pin
Share
20 Comments

 



Film: Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind)

Yönetmen: Michel Gondry

Tür: Drama, Romantik

Süre: 1 saat 47 dakika

Oyuncular: Jim Carrey, Kate Winslet, Gerry Robert Byrne, Elijah Wood, Thomas Jay Ryan, Mark Ruffalo, Jane Adams, David Cross, Kirsten Dunst, Tom Wilkinson, Ryan Whitney, Debbon Ayer, Amir Ali Said, Brian Price, Paulie Litt

Herkese merhaba. Bugün bir film incelemesi ile birlikteyiz. Blogları Canlandırma Projesi kapsamında her ay bir tema belirleyip o tema ile ilgili, kitap okuyoruz, film ya da dizi izliyoruz. Temaya uygun seçtiğimiz fil, kitap ya da dizi ile ilgili yazılar yazıp bloğumuzda paylaşıyoruz. Mayıs ayının teması ise aşk ve sevgiydi. Bu tema için de bir türlü izleme fırsatı bulamadığım, hep ertelediğim bir filmi izlemek istedim ‘’Sil Baştan’’.  Sil Baştan, 2004 yılında Oscar kazanmış bir Michel Gondry filmidir. Filmin adı Alexander Pope’un yazdığı Eloise to Abelard adlı şiirin bir bölümünden gelir. Filmin konusundan kısaca bahsedecek olursak: Clementine ve Joel adlı iki ana karakterimiz var. Clementine ve Joel bir kumsalda tanışırlar. Birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Clementine dışa dönük ve iç güdülerini sonuna kadar izleyen ve anın tadını çıkarmayı seven kadındır. Joel ise sabit bir işi olan, monoton bir hayata olan, içine kapalı ve daha çok mantığı ile hareket eden bir adamdır. Onların birbirleri ile tanışmaları sonrası hayatları değişir. Bir süre sonra birbirlerini değiştirmeye başlarlar. Birbirlerinin kötü yönleri daha sık göze batar. İşte o noktadan sonra Clementine’nin bir kliniğe gidip hafızasındaki Joel ile olan anılarını sildirmesi ile işler değişir. Düşünsenize sevdiğiniz kadın ya da adamın karşısındasınız ve o size kimsiniz diyor. Tamamen unutulmuş her şey. Sanki hiç yaşanmamış gibi.


Filmin ayrıntısına daha fazla inersem spoiler vermiş olurum. Bu yüzden filmle ilgili baştan sona benim araştırmalarım ve düşüncelerimle sizi baş başa bırakıyorum.

İlk dikkat çeken nokta Clementine’nin film boyunca değişen saç renkleri. Filmin başında yeşil olan saçları sırasıyla, kırmızı, turuncu ve en son da maviye dönüşüyor. Okuduklarıma göre bu saç renklerindeki değişimler Clementine’nin duygularındaki değişimleri yansıtıyormuş. Filmin izlerken dikkat ederseniz bunu gerçekten görebiliyorsunuz. İlk başlardaki yeşil renk ilişkilerinin yeni ve daha taze olduğunu, kırmızı sevgilerinin sıcaklığını gösterir. Bu sevginin giderek solmasıyla turuncu renge dönüşür saç rengi. Son olarak ise daha soğuk bir renk olan mavi karşılar bizi. Bir ilişkide aşama aşama neler yaşandığının en somut göstergesidir saçlar.

 Bizi biz yapan başkalarıyla geçirdiğimiz o özel anlardır. Her an bize bir şeyler katar. Belki iyi belki kötü. Ama bizi meydana getirir her şey. Kişiliğimizi. Hafızamızı sildirmekse hem başkalarıyla yaşadığımız anları silerken hem de bizden bir şeyler götürür. Clementine hafızasını sildirdikten bir süre sonra kendindeki eksikliğin farkına varır. Bir boşluğa düşer. Ve orda kaybolur. Kendindeki farklılığın farkına varır. Çözemez de ne olduğunu. Tamamen boşluk. Çok farklı bir teknoloji. Beynimize girip istedikleri anıyı beynimizden silmeleri. Belki de bundan birkaç yıl sonra bu da olacak. Siz olsanız yapar mıydınız? Biriyle ilgili tüm anıları beyninizden atmak ister miydiniz?

Bazı insanlar en aşkı en dipte yaşar bazıları ize fazla yükseklerde. Bu yüzdendir belki de ilişkilerde anlaşamamazlık. Karşı tarafla uyuşamama. Film boyunca iki zıt karakter var. İkisi de aşkı farklı ve kendilerince yaşıyorlar. Biri çılgın biri ise durgun. Aynı fikirlere ya da enerjiye sahip olsalardı yürür müydü bu sevgi? Farklı olmalarının bir önemi var mı. Karşındaki ile her ne kadar farklı olsan da ortak paydada buluşabilirsin. Karakterinizin farklı olması sizin birbirinizi sevemeyeceğiniz anlamına gelmez. Sevgi her şeyi aşar. Sevgi iyi gelir. Bazen de gelmez. Kafa karışıklığı ile yazıyorum bu yazıyı aslında. Karşımdaki insanın sevisinden emin olmayarak.

Şunu belirtmek isterim ki bu bildiğiniz o aşk filmleri gibi değil. Filmin her sahnesini izlerken hem repliğini dinlerken özen göstermelisiniz. Niye mi? Çünkü zaman geçişleri filmde çok fazla. Bir anda geçmişe gidip bir anda geleceğe gelip daha sonra bebekliğe kadar uzanan bir yolculuğun içerisinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Ayrıca öyle sizi aştan da soğutacak vıcık vıcık bir ilişki de yok. Tam tersine gerçek sevginin nasıl olması gerektiğine değiniyor daha çok. Birini koşulsuz sevmeyi ve insanların birbirlerinden farklı yaratıldığını bu yüzden birbirimizi farklılıklarımızla sevmemiz gerektiğine değiniyor. Ben filmi izlerken çokça duygulandım. Sanırım içinde bulunduğum ruh halinden olsa gerek. Ama mantıklı tarafımı da ortaya çıkardı bir yandan. Büyük dersler aldım kendimce. Bana çok şey kattı diyebilirim. Eğer siz de hem ruhunuza hem de aklınıza dokunan bir aşk hikayesi arıyorsanız aradığınızı buldunuz demektir. Filmi izlemişseniz aşağıda yorumlarda düşüncelerinizi bekliyorum. Aşkla kalın…



Share
Tweet
Pin
Share
18 Comments

 



İki çocuk… İki farklı yaşam… Birbirinden sadece tellerle ayrılmış iki dünya…

Hepimiz savaş yıllarında Almanya’da Yahudilere yapılan o büyük ırkçılık politikasını mutlaka bir yerde okumuş, izlemiş ya da duymuşuzdur. Sırf farklı bir etnik kökene sahip olduğu için insanlar türlü işkencelere maruz kalmış ve toplumdan ayrıştırılarak farklı yerlere hapsedilmişlerdir. Belgesellerde yaşananlarla ilgili gerçek görüntüler görürüz. Bizi etkiler ya da etkilemez. Ama bu defa olaya çocukların gözünden bakan bir kitapla etkiliyor bizi bu olaylar. Tam da savaşın ortasında bir dostluğun hikâyesi.

 Kitabın ana karakteri olan Buruno (9 yaşında) Berlin’de yaşan bir çocuktur. Mutlu bir çocukluğu vardır her ne kadar ablası ile çok da iyi geçinemese de. Babası bir askerdir. Bu yüzden evlerine sık sık komutanlar, askerler gelip gider. Buruno babasının asker olduğunu bilmektedir ama hangi görevde olduğunu bilmemektedir. Kitabın birçok yerinde de böyledir. Çocuklar olayların dışında tutulmaya çalışılır ya da görmezden gelinirler. O babasını evdeki haliyle tanır. İyi yürekli, şefkatli o muhteşem adam. Gerçekte nasıl bir adam olduğunu kitabın ilerleyen sayfalarında görüyoruz zaten. Babasının görevi nedeniyle Berlin’den taşınırlar ve daha önce adını hiç duymadıkları Out-With adında bir yere gelirler. Asıl çözülme de bu taşınmadır aslında. Evlerine sık sık askerler gelip gitmeye başlar. Evlerinin karşısında ucu gözükmeyen bir tel örgü vardır. Birçok insan yaşamaktadır. Hepsi de çizgili kıyafetler giymektedirler. Baba her gün o tel örgünün diğer tarafına geçer. Buruno ise onu kıskanır. Onun hiç arkadaşı yoktur. Civardaki tek ev kendi evleridir. Günler aylar geçer gider. Bir gün Buruno’nun merakı iyice artar ve tel örgünün diğer tarafını merak eder. Üzerini giyinerek dışarı çıkar ve tel örgü boyunca yürümeye başlar. Sonu görünmeyen bir teldir. Birden karşıdan bir şey yaklaşmaya başlar. Yazar bunu şöyle tarif ediyor:

‘’Önce nokta, sonra benek, sonra damla, sonra şekil, sonra çocuk olan şeyi…’’

Bu gelen çocuğun adı Schumel’dir. Tellerin ardında yaşayan bir çocuktur. İki çocuğun bu tellerin iki tarafındaki karşılaşması ilerde onları dost yapacaktır. Sonunda Buruno kimsenin yaşamadığı bu yerde kendisine bir arkadaş bulmuştur. Devamını kendiniz okuyarak öğrenseniz daha doğru olur.

            Olayları izlerken bir Alman’ın yani Bruno’nun gözünden bakıyoruz. Daha önce Piyanist adlı filmi eğer izlediyseniz orada bir Yahudi’nin gözünden anlatılıyordu olaylar. Evet, bir Alman’ın gözünden anlatılıyor ancak Buruno hala bir çocuk ve pek çok şeyin farkında değil. Aileler çocuklarına durumu açıklamıyorlar. Ülkenin durumunu, Yahudi katliamını ya da savaşı ne evlerinde ne de okullarında anlatıyorlar. Çocuklar yaşadıkları devirden bir haber büyüyorlar. Bunun en büyük göstergesi ise Buruno’nun insanların neden tel örgülerle ayrıldığını ya da neden çizgili kıyafetler giydiklerini bir türlü anlayamamasıdır. Öyle ki babasına oradaki insanların kim olduğunu ve neden tel örgüyle çevrelendiklerini sorduğunda dahi baba şu şekilde cevap verir:

 “O insanlar… Aslında onlar insan değiller Buruno.”

Düşünsenize onlar insan dahi olarak görülmüyorlar. Ne acı!



           Buruno’nun oradaki esir kampından bir arkadaş edindiğinden bahsettik: Schumel. O da yaşananlardan bir haber. Annesi, babası, büyükbabası ortadan kaybolduğunda nerede olduğunu dahi bilmiyor. Aslında olan masum çocuklara oluyor. Her ikisi de kendi masum dünyalarında bir arkadaşlık kuruyorlar. Gerçekte de böyle değil midir? Bir çocuk bir başka çocukla dost olurken onun ne dinine ne etnik kökenine ne de başka bir şeyine dikkat eder. Sadece karşısındakini kendisi gibi görür. İşte Buruno da o arkadaşlarından ayrıldıktan sonraki o boşlukta Schumel ile karşılaşıyor. Günlerce birbirlerine yaşadıklarını anlatıyorlar. Biri her gün sayısız yiyecekler yiyip, rahat yatağında güzel bir uyku çekerek uyurken diğeriyse aç kalıp rahatsız yerlerde bir sürü insanla yan yana uyuyor. Dünyanın adaletsizliği ya da Hitler’in acımasızlığı. Birbirine böylesine zıt yaşam şartlarına sahip iki çocuk aynı paydada buluşuyor işte: Yalnızlık. Bir arkadaş, sohbet edecek bir insan… Her ikisi için de bir nimet. Çünkü Schumel ’in bulunduğu insanlar sadece ölümü bekliyorlar sadece. Sohbet etmenin onlar için bir anlamı yok. Böyle bir ortamda çocuk olmak. Çocukluğunu yaşayamamak. Olanlardan bir habersiz yaşamak ve bir gün kendinden farklı biriyle arkadaşlık kurarak kendini o huzursuz ortamdan kısa bir süre de olsa kurtulmak. Ayrıca kitapta çok güzel bir ayrıntı da vardır. Buruno ve Schumel aynı gün ve aynı tarihte doğmuşlardır. Ama hayatları ne kadar da farklıdır. Her iki çocuk da aynı gün doğmalarına ve birbirlerine bu kadar benzemelerine rağmen neden hayatlarının bir tel örgüyle böyle ayrıldığına anlam veremezler. Ama bu onların birlikte oyun oynamalarına, sohbet etmelerine engel değildir. Hatta kimi zaman Buruno evden yemek alıp getirir Schumel’e. İkisi arasındaki bu sahne beni çok etkiler. Her ne kadar çocuk olsalar da birbirlerinin halinden anlayabilecek olgunluktadırlar ve yemek yerken yüzü gülümseyen Schumel canlanır gözümün önünde. Bir ekmek dahi ne kadar değerli. Biz kıymet bilmez insanlar içinse…

           Günümüzde bir çocuk edebiyatı eseri olarak değerlendirilen bu kitabı çocuklarımıza mutlaka okutmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsan hakları, arkadaşlık, barış gibi konuları güzel bir şekilde işleyen bir kitap. Hem yetişkinlere hem de çocuklara sesleniyor kitap. Çocuğunuz kitap okumayı sevmiyorsa bile bir solukta oturup bitirebileceği bir kitap. Eğer hala kitap okumak istemiyorsa açıp filmini de birlikte izleyebilirsiniz. Ayrıca filminde çocuklara zarar verecek ögeler barındırmıyor. Film çekilirken dahi rol oynayan çocuklara zarar vermeden çekilmiş. Her iki eser de birbirinden kıymetli ve anlamlı bana kalırsa. En azından kendinize uygun olan hangisi ise onu okur ya da izlerseniz eminim ki çok önemli şeyler katacak sizlere.

              Tel örgülerin ne fiziken ne de düşüncelerimizde olmadığı bir dünya diliyorum hepinize.




Share
Tweet
Pin
Share
14 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose