Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨


         Hepinize yeniden merhaba. Uzun bir aradan sonra yeni bir 'Blogları Canlandırma Projesi' konusu ile sizlerleyim. Temmuz ayı konusu İspanyol kültürü ve romantik-drama idi. İstediğimiz konuyu seçerek o konuda film ve dizi izleyebilir ya da kitap okuyabilirdik. Ben de bu ayın konusu olarak İspanyol kültürünü seçtim ve bu konuya yönelik olarak da ''Pan'ın Labirenti'' adlı filmi izledim. Açıkça söylemek gerekirse filmin afişi beni ilk başlarda korkuttu. Korku türünde bir film bekledim. Ama hiç de beklediğim gibi değilmiş. Gayet de zevkle izledim. Bu yüzden bir filmi izlemeye karar verirken afişine kesinlikle aldanmayın derim.



           Filmin konusundan kısa bahsedecek olursak: Bir peri masalı ile başlıyoruz filme. Bu peri masalı film boyunca bizi takip edecek zaten. Bu peri masalımızın prensesi ye altındaki sarayından dünyaya kaçmış ve geri kalan yaşamını yeryüzünde bir fani olarak geçirmiş ve ölmüştür. Efsaneye göre bu prensesin ruhu yeniden bir insan bedeninde dirilecek ve yeniden kaçtığı sarayına geri dönecektir. Filmin ana konusu bu olay üzerine kuruludur. Daha sonra kendimizi bir anda İspanya iç savaşı içerinde buluruz. İspanya iç savaşının devam ettiği yıllarda küçük bir dağ köyünde gerillaları yok etmek için kurulan bir kampa geliriz. Komutanın oğluna hamile olan bir kadın ve bu kadının kızı Ofelia'nın bu kampa gelmesi ile işte bu peri masalı bir anda gerçeğe dönüşmeye başlar. Bir yanda savaşın dehşetleri devam ederken bir yanda da küçük bir kızın hayal güçleri ve sihirleri hayat bulur. 
  


          İspanya iç savaşı deyip duruyoruz. Peki ne bu İspanya iç savaşı? İspanya İç Savaşı, 1936-1939 yıllarında arasında İspanya'da karşılıklı memnuniyetsizliklerin sebep olduğu cumhuriyetçi ve milliyetçi taraflar arasında çıkan bir iç savaştır. 16 Temmuz 1936 tarihinde General Mola, General Goded ve General Francisco Franco'nun ''Cumhuriyetçi Halk Cephesi'' yönetimine karşı isyan başlatması ile ülke içerinde üç yıl süren bir iç savaş başlamıştır. Bu savaş yaklaşık olarak üç yıl sürmüş ve 1939 yılının mart ayında milliyetçilerin  Madrid'e girmeleri ile sonuçlanmıştır. Milliyetçilerin başkente girmesiyle İspanya'da uzun yıllar sürecek olan Franco diktatörlüğü başlamıştır. Bu savaşın bilançosu çok ağır olmuştur. Yaklaşık 600.000 insan hayatını kaybetmiştir.


              Gelelim filme. Peki kimler yer alıyor bu filmde? Aslında birçok karakter var ancak sadece öne çıkanlara değineceğim. Zaten olaylar bu karakterler üzerine kurulu. İlk olarak Ofelia'dan başlayalım. Ofelia, küçük yaşta babasını kaybetmiş, annesinin hayatını yeniden devam ettirmek için evlenmiş olduğu zalim bir yüzbaşı ve savaşın ortasında kalan bir kızdır. Bu dış dünyanın ona getirmiş oldukları onu peri masalları okumaya yöneltir. Sırf bu yüzden de hayal gücü fazlaca gelişmiştir. Hayal gücü onu ilginç yaratıkların olduğu bir dünyaya kaçırır. Orda her ne kadar iyi şeylerle karşılaşsa da korkularla da karşılaşır. Bunlar, ona bazı gerçekleri kavramasında yardım edecektir. İşte bu ilginç yaratıkların olduğu dünyada onu Pan karşılar. Peki bu Pan denilen şey ne? Filme adını veren Pan, yarı insan, yarı keçi olan bir fabel yaratığı ve ayrıca da labirentin bekçisidir. Bataki peri masalı ile de bağlantısı vardır. O ayrıntısına girmek istemiyorum. Filmi izlemenize engel olmak istemem. Biraz da merak edin. Gelelim Üvey babaya. İspanya iç savaşı'ndan galip ayrılan General Franco'nun emri altında direnişçilerle savaşan bir yüzbaşıdır. Katı yürekli, sevgi nedir bilmez, cani, kaba, insan sevgisinden mahrum... Kısacası nerede bir kötü özellik var hepsi bu adam üzerinde toplanmış diyebilirim.


           Pan'dan bahsetmiştik. Pan ve Ofelia arasında filmin başında yer alan peri masalından dolayı bir bağlantı vardır. Pan, Ofelia'nın yer altından kaçan prenses olduğunu ve onun yer altına dönebilmesi için kendisinin ona vereceği üç görevi yerine getirmesi gerektiği söyler. Bunlar:
1. Bir incir ağacının köklerine yerleşmiş onun yeşermesini engelleyen bir kurbağayı öldürmek ve karnından bir anahtar almaktır.
2. Adeta bir ziyafet sofrası başında nöbet tutan yaratığı (Pale Man) uyandırmadan hançeri almaktır.
3. Masum birinin kanını akıtmaktır.

          Ofelia'nın bu görevleri başarıp başaramadığına ya da ne gibi sorunlarla karşılaştığına değinmeyeceğim. Filmde Ofelia’ya görevler veren Pan ve Labirent ile ilgili olarak; Pan, doğrudan mitolojik bir karakterdir. Hermes’in bir Nympha’dan olma keçi boynuzlu ve keçi ayaklı oğludur. Pastoral müziğin, çobanların, sürülerin, dağlık ve tenha arazilerin tanrısıdır. Tıpkı filmdeki mekanımız gibi yerlerin. Filmin müzikleri; ünlü besteci Javier Navarrete tarafından yapılmıştır. Çoğunlukla mavi tonlarında çekilmiş olan filme, mavinin hüznünü “Mercedes’s Lullaby” adlı tema müziğiyle vermek istemiş besteci. Müzik filme öyle uyum sağlamış ki; içinizden hafif hafif mırıldanırken bile, kendinizi Pan’ın büyülü dünyasında hissetmenizi sağlıyor. Baştan aşağı post-modern bir yapım demek yanlış olmayacaktır bu film için. Filmin bu “gerçek” dünyayı anlattığı kısımlarında karanlık bir görsellik kullanılmış. Özellikle gri üniformalar, koyu renk kıyafetler, kapalı gökyüzü ve sürekli yağmur filmin esas hikayesine hem fiziksel hem de içsel bir soğukluk katıyor. İkinci anlatı Ofelia’ın fantastik dünyasına geçildiğinde ise bu karanlığın yerini yavaş yavaş aydınlığa ve renge bıraktığını görüyoruz. Çok yönlü bir film olmayı başarmış olan Pan’ın Labirent’i anlatmak istediklerini başarılı bir şekilde anlatmış. Hem insanın kendinden kaçtığı yer olan hayal gücüne vurgu yapması, hem de İspanya iç savaşında ve dünyanın pek çok yerinde yaşanan faşizmin gerçek yüzünü, acımasızlığını ve iğrenç yüzü de anlatılmaya çalışmış. Filmde yaşananlar aslında insanın hayal gücünün ne kadar etkileyici olduğunu gösteriyor. İnsanın gerçeklerden kaçmak için kullandığı yer olarak hayal dünyasını seçtiğini anlatıyor. 
                 Ben izlerken keyif aldım ve tekrar tekrar izleyebilirim dediğim filmlerden biri oldu. Umarım siz de hem yazımı okurken hem de filmi izlerken keyif alırsınız. 

“Gerçekler sizi sardığında, tek sığınağınız hayal gücünüzdür.”

Share
Tweet
Pin
Share
23 Comments


          Tüm sorunlardan Tanrı olarak kurtulmak mümkün mü? Ya da Tanrı olunca gerçekten mutlu olacak mıyız? İşte bu sorulara yanıt arayan bir film ''Aman Tanrım!''. Jim Carrey'nin kariyerinde beklediği çıkışı yapamayan bir muhabiri Bruce Nolan'ı; son yılların önemli oyuncularından Morgan Freeman'ın da Tanrı'yı oynadığı Türkçe adıyla ''Aman Tanrım!'' (Bruce Almight) büyük kentlerde yaşayan, küçük sorunlarla boğuşmaktan hayatı erteleyen orta sınıf insanların kendisiyle ve Tanrı ile girdiği hesaplaşmayı komedi diliyle ve izleyiciyi felsefi sorularla fazla boğmadan harmanlayıp sunmayı amaçlayan bir film.TV'nin vasat ama haber spikeri olmayı her şeyden çok isteyen ama hem iş başında hem de özel hayatında aksiliklerin bir türlü peşini bırakmadığı haber spikeri Bruce Nolan bu olayların tüm suçlusunun Tanrı olduğunu düşünür ve sürekli Tanrı'dan şikayet eder. Tanrısal güçlere sahip olan Bruce bu güçlerin tadını çıkaracak ama sonunda egosunun yarattığı kaosla yüz yüze gelecektir.


         Filmin baş kahramanı olan Bruce, hayatı standart bir düzeyde olan ve gün geçtikçe her şeyi bozulan, başına her türlü şansızlıklar gelen ve bu şanssızlıklardan dolayı sürekli Tanrı'yı sorumlu tutup ona şikayetlerde bulunan bir karakterdir. Bruce hayatı karşısında tümüyle çaresizdir. Kendi yaşantısını yönlendirememekte ve sınırlarını bir türlü aşamamaktadır. Başkalarının kendisine vermiş olduklarının sınırına çıkamamaktan yakınır. Bunu da şu kelimelerle ifade eder:

''Kendimi çaresiz hissetmeye başladım. Kırkıma yaklaştım. Peki elimde ne var?'' 

Buradan da anlaşılacağı gibi hiçbir şeyden memnun değildir Bruce. Yaşadığı hayatı o seçmemiştir. Tanrı istediği için bu hayatı yaşamaktadır. Bir bakıma özgür değildir seçimlerinde. Bu yüzden de memnun değildir hayatından, işinden ve evinden. Zaten varoluşçu karakterler genelde bir kısıtlama içerinde oldukları için özgürlüğe karşı bir sempati duyarlar. Bizim karakterimiz Bruce ise Tanrı'nın güçlerine sahip olduktan sonra özgür olmuştur. Ama Tanrı olduktan sonra bile bazı kısıtlamalar olmuştur Bruce'un hayatında.

''Tanrı olabilirsin ama iki şeyi asla yapamazsın. Birincisi Tanrı olduğunu kimseye söyleyemezsin. İkincisi ise insanların özgür iradelerine hükmedemezsin.''


          
          Çelik (2013)'e göre varoluşçu etkiler taşıyan sanat yapıtları, izleyiciyi/okuyucuyu bir maceraya sürüklemeyi değil, tam tersi izleyicinin/okuyucunun belleğinde bazı sorular uyandırarak onun bir takım çözümlemeler yapmasını amaçlar. Filmde ise bunu şu şekilde görmekteyiz. Bruce'un amacı dünyayı gezmek, yeni yerlerde bulunmak, maceralara atılmak değildir. Onun amacı sadece hayatını bir düzene oturtmak ve sevdiği mesleği hakkını vererek yapmaktır. Çünkü yaşadığı hayattan memnun değildir. Bu memnuniyetsizliğini de sık sık Tanrı'ya şikayetlerde bulunarak belirtmektedir:

''Ben iyi değilim. Orta karar işimden memnun değilim. Orta karar bir ev beni memnun etmiyor. Orta karar bir hayattan sıkıldım.''

          Varoluşçuluğa göre insan yaptığı seçimlerde yalnız kendi yaşamını etkilememektedir. İnsan seçimlerini yaparken tüm insanlıktan sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Çünkü insanın kendi için yaptığı tercih bile etrafını etkilemektedir. Bruce, Tanrı olduktan sonra sadece kendisini düşünmeye başlar. Bencilce davranır. Etrafındaki insanların ne düşündüğü artık onun için önemli değildir resmen. Etrafına ne kadar zarar verdiğini görmez. Sırf kendi zevkleri için dünyanın düzenini bozar. Dünyaya gök taşı düşürür elektrik kesintilerine sebep olur, sırf sevdiği kadını mutlu etmek için ayı dünyaya halatla çekip yaklaştırır ve dünyanın birçok yerinde tsunamilere neden olur.  Bunların hiç birinin farkına varmaz ve Tanrı olmayı bir eğlence olarak görür. Zamanla asıl Tanrı olaya el atar ve Bruce'un neler yaptığının farkına varmasına yardımcı olur. Önceleri dünyaya sadece kendi zevkleri, düşünceleri, istekleri açısından bakan Bruce artık sadece kendisini değil tüm insanlığı düşünerek hareket etmeye gayret eder.



            Buraya kadar filmin neden varoluşçu bir film olduğu hakkında çeşitli fikirler öne sürdük. Ama film tam bir varoluşçu yapıt olmadığı için filmin içerinde ters olan bazı durumlar da bulunmaktadır. Kısaca bunlara da biraz değinelim. Öncelikle filmdeki özgürlük kavramı sık sık değişmektedir. Bruce filmin başlarında özgür olmadığını şu kelimelerle belirtir: ''Ben mağdur değilim! Ben kurbanım! Tanrı elinde büyüteç olan yaramaz bir çocuk. Ben de karıncayım.'' diyerek yaşamının kendi elinde olmadığını, kendisine ait olan kararları sürekli Tanrı'nın verdiğini ve Tanrı'nın sürekli kendi önünde bir engel olduğunun söylemektedir. Filmin ortalarına geldiğimizde ise Bruce artık özgürlük konusunda sınır tanımaz bir hale gelmiş ve Tanrı'ya ''Artık sınır yok dostum! Gazabını göster bana. Çarp beni!'' diyerek artık Tanrı'dan korkmadığını ve onun kendisine sunduğu hayatı artık yaşamayacağını açıkça belirtmiştir. Filmin sonlarına geldiğimizde görürüz ki Bruce, Tanrı'ya artık tamamen teslim olmuş bir vaziyettedir. Bunu şu kelimelerinden anlarız: ''Benim için doğru olan kararı sen ver lütfen. Kendimi ellerine bırakıyorum.'' Buradan anlıyoruz ki Bruce'un özgürlüğü sürekli bir özgürlük değil, geçici ve gitgelleri olan bir özgürlüktür. Tanrı olduğu için kendini özgür hissetmemektedir.. Dostoyevski'nin de dediği gibi: ''Tanrı olmasaydı her şey mübah olacaktı.'' 




            Filmde bulduğumuz ve belirttiğimiz bu bulgulara göre ''Aman Tanrım!'' tam olarak varoluşsal özellikler taşıyan bir film değildir. Varoluşçuluğun birçok özelliğini barındırmakla birlikte varoluşsal akıma ters olan birçok özelliği de içerisinde barındırmaktadır. Film insanların sınırlarını zorlaması, yaşama karşı pozitif bakması ve özgürlüğün daim olmadığı gelip geçici olduğu konusunda başarılı bir örnek tescil eder. Aynı zamanda insanın Tanrı gibi güçleri olsaydı ne gibi sorunlar ortaya çıkacağını gösteren bir yapıttır. Buradan anlıyoruz ki insan sınırsız güçleri olsa dahi, yaşamı yine de kısıtlıdır. Bu sınırsız güçleri de sadece kendi için harcar, bencilce davranır ve etrafındakileri önemsemez. Ama unutulmaması gereken bir şey vardır ki: ''Dünyaya sadece kendi açımızdan bakmak, dünyada başkalarının olmadığı anlamına gelmez.''




Share
Tweet
Pin
Share
4 Comments

 


Film: Fanaa

Yönetmen: Kunal Kohli

Süre: 168 dk

Oyuncular: Kajol

                               Aamir Khan

                                 Rishi Kapoor

                   Tabu

                               Kirron Kher

 

Herkese yeniden merhaba. Yeni bir Blogları Canlandırma Projesi teması ile sizlerleyim. Bu ayki temamız ''Hindistan'' dı. Biz de bu tema kapsamında Hindistan ile ilgili film, dizi izleyip ya da kitap okuyoruz. Böylece her ay farklı bir temayla yepyeni şeyler öğrenip yeni dünyaların kapısını açıyoruz. 

Ben ise bu tema için bir film izlemeye karar verdim. Bu film ise Aamir Khan'ın çok bilinen ve sevilerek izlenen ama bir o kadar da duygusal olan filmi Fanaa. 

Konusu aslında çok kilişe gibi durabilir herhangi bir film sitesine girip konusunu okuduğunuz için. Ben birçok keşfedilmeyen filmin bu yüzden fazla izlenmediğini düşünüyorum. Bu filmin de konusunu okuduğunuzda aa çok sıkıcı duruyor diyebilirsiniz ama dolu dolu geçen bir 168 dakika sizi bekliyor diyebilirim. Zooni (Kajol) doğuştan görme yetisi olmayan bir kızdır. Bir gün arkadaşlarıyla bir iş için bulunduğu yerden ayrılır. Bu iş ona aslında bir aşkın kapılarını da açar. Bir gün gittikleri yerde bir tura çıkarlar ve orada tur rehberi olan Rehan (Aamir Khan) ile tanışır. Zamanla ona aşık olur. Ancak bir gün göz ameliyatı olacağı gün bir patlama olur ve Rehan ölür. buraya kadar filmin ilk kısmıdır. İkinci kısımda ise aradan yıllar geçmiştir ve Rehan direnişçiler arasındadır. Aslında ölmemiştir. İşi gereği bunu yapmak zorunda kalmıştır. Bir gün ölmek üzereyken tekrar Zooni ile karşılaşır. Ancak Zooni daha önce onun yüzünü görmediği için onu tanıyamamıştır. Sizce birbirlerine tekrar kavuşacaklar mıdır? Zooni Rehan'ı hatırlayacak mıdır?


Film her şeyiyle güzel ama eksikleri de bol bol var. Özellikle de Aamir Khan'ın canlandırdığı karakter olan Rehan biraz daha detaylı ve canlı bir şekilde bize gösterilebilirdi. Sonuçta başrol ve onu her şeyiyle tanımak istiyoruz. Ama karakter yönetmen tarafından bize biraz silik aktarılmış. Küçük boşluklar bırakılmış. Tamam kitaplarda okuyucuya yazar bu şekilde boşluklar bırakır ama iş filmde olunca biraz garip oluyor. Rehan'ın biraz daha öne çıkmasını beklerdim açıkçası. Belki de kadın başrolün ödül alırken erkek başrolün ödül alamamasındaki neden de yönetmenin karakteri bize silik vermesidir.

Filmin müzikleri ise öyle yerinde ve kulağa öyle hoş geliyor ki. O dili bilmeseniz bile ezgiler sizi alıp götürüyor. Filmden sonra açıp açıp dinliyorsunuz istemsizce ve her dinlemede aynı duyguyu veriyor. İnsanın tüylerini diken dike ediyor.

Filmi izlemek aklınızdaysa Türkçe altyazılı olarak izlemenizi tavsiye ederim. Dublaj olan filmlerde sanki o filmi değil de başka bir şey izliyormuş gibi hissederim ben. Karakterlerin gerçek sesini duymak filmi daha etkileyici hale getiriyor ve olayların içindeymiş gibi hissetmenizi sağlıyor.

 Film ayrıca geçmişten günümüze güncelliğini yitirmeyen bir konuya da değiniyor: Keşmir meselesi. Tarih derslerinde de belki duymuşsunuzdur. Pakistan ve Hindistan ülke olduğundan beri aralarında bir çatışmaya neden olmuştur. Her ülke de elde etmeye çalışmıştır ancak günümüzde halen özerktir. Film 2006 yılında yapıldı ama o zamandan bu zamana değişen bir şey yok. 

Kısacası savaşıyla, bombasıyla, aşkıyla, müzikleriyle ayrı bir filmdi. Tekrar izler miyim bilmiyorum ama. izlemek isterim. Her izlemede yeni bir yönünü görürüz sonuçta. Güzel bir filmdi. Umarım sizler de severek izlersiniz. Görüşmek dileğiyle...




Share
Tweet
Pin
Share
18 Comments


 

Film: Yeşil Yol (The Green Mile)

Yönetmen: Frank Darabont

Süre: 188 Dakika

Yıl: 1999

Tür: Dram/Suç

Oyuncular: Tom Hanks

                     David Morse

                     Michael Clarke Duncan

                     Barry Pepper

                     Bonnie Huntürkiye

Herkese merhaba. Blogları Canlandırma Projesi için yazdığım film incelemem ile yeniden sizlerleyim. Bu proje kapsamında bir tema belirliyoruz ve bu tema ile ilgili dizi-film izleyip kitaplar okuyup bunları bloglarımızda yayınlarak siz okuyuculara sunuyoruz. Bu ay Blogları Canlandırma Projesi kapsamında ele alacağımız tema hukuk, mahkeme ve adaletti. Ben de bu tema için izlemek istediğim ama bir türlü başına oturup da izleyemediğim bir filmi seçtim: Yeşil Yol. Yeşil Yol orijinal adıyla The Green Mile, Stephen King’in aynı isimle romanından uyarlanmıştır. Yönetmenliğini Frank Darabot’un yaptığı bu filmin başrolünde benim en sevdiğim oyunculardan birisi olan Tom Hanks yer alıyor. Gerçek bir Tom Hanks hayranıyım ve her filmini izlemek için uğraşıyorum ve hepsinden de bir o kadar keyif alıyorum. Her filminden sonra ise hayata karşı duruşumda bazı etkilere neden oluyor. Kendime yeni şeyler katmış gibi hissediyorum. Sözü daha da uzatmadan önce filmin konusundan kısaca bahsedip daha sonra beni etkileyen detaylar hakkında konuşacağım.

Film önceden bir infaz gardiyanı olan Paul Edgecomb'un huzurevindeki bir arkadaşına geçmişte yaşadığı bir olayın ondaki etkilerini söylemesi ve olayı anlatmasıyla başlar. Oldukça iri yarı bir adam olan John Coffey adında bir idama mahkûm kişi getirilir. Bu adam iki küçük kıza tecavüz etmek ve onları öldürmekten dolayı idama mahkûm edilmiştir. Oldukça iri yarı ve korkutucu görünse de aslında ince düşünceli ve fazlasıyla da korkak bir insandır. İzlerken bu adamın bu kızları nasıl öldürdüğünü düşünmeden edemezsiniz. Zaten aslında neler olduğunu da filmin son dakikalarına doğru öğreneceksiniz de. Bir hastalığı bulunan Paul’un hastalığını John’un iyileştirmesi ile olaylar başlar. Tanrı tarafından adeta ona iyileştirme gücü verilmiştir. Bu doğa üstü gücü sayesinde hastalıkları kendi içerisine çeker ve ağzından serbest bırakır. Dışarıdan bakınca her ne kadar güzel bir güç gibi görünse de aslında onu derinden etkileyen çok fazla şey görür bu gücüyle. Paul’un düşünceleri onun bu gücünü gördükten sonra yavaş yavaş değişmeye başlar ve sonra onun aslında masum olduğunu düşünmeye başlar. Peki ya John masum mudur yoksa değil midir? O elektrikli idam sandalyesine oturacak mıdır yoksa oturmayacak mıdır?


Öncelikle filmin isminin neden Yeşil Yol dendiğine değinelim. Yeşil Yol filmde Paul’un yönetiminde olan idam edilenlerin bulunduğu yere verilen isimdir. Normalde diğer hapishanelerde bu yola ‘’Son Yol’’ ismi verilirken buradaki gardiyanlar ‘’Yeşil Yol’’ demişlerdir. Bunun nedeni ise zeminin sönük kireç taşından olmasıdır.

Filmde iyi ve kötü arasındaki dengeden yararlanılarak suçlu-suçsuz ve haklı-haksız arasındaki zıtlıklara yer veriliyor. Gardiyanlar ikiye ayrılıyor iyi ve kötü diye. Bir yanda diğerlerini aşağılamak, onların ölümünü merakla seyretmek isteyen ve torpille bir yere gelmiş Percy varken; diğer yanda insana insan olduğu için değer veren, olayların farklı yönlerini değerlendirip görebilen ve insani değerlerini yitirmemiş diğer gardiyanlar yer alır. Suçluluk ve suçluluk üzerine ise John’un yaşadığı olay üzerinden örnek verebiliriz. John’un suçlu ya da suçsuzluğuna ilişkin elde bir kayıt yoktur. Sadece yanlış yerde yanlış zamanda oradadır ya da insani duyguları ağır basmıştır. John sanki gökten düşmüş gibidir. Onun geçmişine ait kayıt da yoktur. Suçlu olduğuna ve idamına karar verilirken sadece görülen olaya bakarlar. Olay incelenmemiş ve kişinin kendisini savunmasına izin verilmeden idama mahkûm edilmiştir. Hem insan hayatının ne kadar değerli olduğu hem de ne kadar değersiz olduğunu aynı anda gözler önüne serer bu sahne. Bir yanda iki küçük kızın hayatı için sağlanmaya çalışılan adalet ile diğer yanda bir kişinin hayatını sorgulamadan gasp etmek.

Filmde içimizi rahatlatacak gelişmeler de yok değildir. İzlerken adeta oh çekeriz. Bir şekilde evet iyiler de toplum içinde cezalandırılmaktadır ancak kötüler de cezalarını çekmektedir. O kadar ki kötü insanların sonunda cezalandırıldığı o sahneler belki de işte adalet dedirtmektedir. Evet iyi insanlar ölmüş olabilir ama onlara bu cezaları çektirmiş olan o kötü zihniyet sahipleri de cezasız kalmamıştır. Eminim siz de izledikten sonra göreceksiniz ki gerçekten ince detaylarla onların yaşadıklarını görünce sonunda demeden kendinizi alamayacaksınız.

Filmde beni en çok etkileyen nokta bir fare ile ölümün kıyısında olan bir insanın dostluğu oldu. İdam zamanın belli ve hala hayattan alabileceğin kadar zevk almaya çalışıyorsun. Bir şekilde bir sürü pişmanlıkların var. Ancak geriye dönüp o zamanı telefi edemeyeceğimize göre önümüze odaklanıp en azından hayatın o kısacık kalan kısmının tadını çıkarmak gerek. O kasvetli ortamda bir insan için umut ışığı, bir yaşama anlamı sağlıyor. Evcil hayvan gibi belki de daha yakını. İnsanın tek mal varlığı oradaki bir fare. Kendisi ölünce bir başkasının ona bakacağını bile düşünmemesi. Kendisi gibi kimsenin ona değer vermeyeceğini düşünmesi. Kimimize göre sadece bir fare. Hatta kimisi için iğrenilecek bir canlı. Ama bir insan hayatındaki yeri ne kadar değerli ve anlamlı. Bazen o küçük şeyler insanlığımızı koruyup kendimizde olmamızı sağlar. Er canlı belli amaçlarla dünyada yaşar. Neden bir fare de bir insanın son günlerini güzel bir şekilde geçirmesi için var olmasın ki?

Son olarak bir sahne var ki eminim siz de izleyince etkileneceksiniz. O sahne de aşağıya fotoğrafını da koyacağım mahkumların oturdukları o elektrikli sandalyedeki son anlarıdır. Sandalyeye oturtulurlar, elleri ve ayakları bağlanır. Son olarak söylemek istedikleri sorulur. Başlarının ortası tıraş edilmiştir. Bu bölgeye ıslak bir sünger konulur ve elektrik kablosuna bağlanır. Bu ıslak sünger elektrik beyne çabuk ulaşsın diyedir.  İnsanoğlu bir yandan bir insanın ölmesine karar verirken bir yandan daha az acı çeksin diye farklı yollar bulmaktadır. Ne garip.


Bazı filmler vardır herkesin izlemesi gereken. İşte tam da öyle bir film. Hayat dersi çıkarılacak ve içimizdeki hak, adalet, hukuk kavramlarına bir başka boyut katacak bir filmdir. Oturur belki tekrar izlerim. O kadar beğendim ve 3 saatimi harcadığım için pişman olmadım. Umarım siz de izler ve pişman olmazsınız. Aklınıza en ufak bir soru işareti kalmamıştır umarım izlemeniz için. Yeni bir filmle farklı bir zamanda görüşmek üzere.

Filmde Beni Etkileyen Bazı Sözler

Sence, bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı?

Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım.

Onları sevgileriyle öldürdü. Tüm dünyada böyle.

Hepimiz hakkında düşünüyorum. Kendi yeşil yolumuzda yürüyoruz, her birimiz kendi zamanında.

 





Share
Tweet
Pin
Share
20 Comments



Film: Edward Scissorhands (Makas Eller)

Yönetmen: Tim Burton

Türü: Fantastik, Komedi, Dram, Macera, Romantizm

Yapım Yılı: 1990

Oyuncular:    Johnny Depp

                       Winona Ryder

                       Dianne Wiest

                       Alan Arkin

                      Anthony Michael Hall

                      Vincent Price

Hiç ellerinizin bulunduğu yerde başka bir organın, cismin ya da herhangi bir şeyin bulunduğunu düşündünüz mü? Soruyu biraz daha daraltacak olursam: Hiç ellerinizin bulunduğu yerde aslında makasların olduğunu düşündünüz mü? Düşünmediyseniz bu filmi izlerken ya da izledikten sonra mutlaka düşüneceksiniz bence.

Bu aralar Tim Burton’un yönetmenliğini yaptığı filmlere ayrı bir takıntım oluştu. Bazılarını açıp tekrar tekrar izliyorum. Sanırım bu tip fantastik filmler beni fazlasıyla etkiliyor. ‘’Makas Eller’’ de beni etkileyen o filmlerden birisi işte. Gerek konuyu işleyişi gerekse verdiği mesajlar bakımından bence önem arz ediyor. Konusundan kısaca bahsedelim.  Hikaye rengarenk evlerin yer aldığı bir Amerikan banliyösünde yüksek bir tepeden bakan fakat metruk fakat bir o kadar da süslü bir konakta yaşayan, çeşitli parçalardan yapılmış bir nevi robot olan Edward etrafında oluşur. Edward utangaç ve gariptir. Yaşadığı yerden daha önce hiç ayrılmamıştır. Bu evde yaşayan ve onu yapan ustası onu tamamlayamadan ölmüştür ve bu yüzden Edward’ın elleri makas olarak kalmıştır. Edward bu konakta kendi halinde yaşarken bir gün kozmetik temsilcisi Peg Boggs’un konağa gelmesiyle tüm hayatı değişir. Peg onu evine götürür, kıyafetler verir, insanlarla tanıştırır. Ortama uyum sağlaması hiç de kolay olmaz. Başlarda insanların çimlerini biçerek onlarla arkadaşlıklar kurar. Bir süre sonra makas elleriyle kadınların saçlarını da kesmeye başlar. Tabi her sevimli mahallede olayların hoşuna gitmediği kişiler de vardır. İşte o kişilerin olaylara karışmasıyla işler tamamen değişir. Edward zor durumlarla karşılaşır. Devamını merak ediyorsanız mutlaka filmi izleyin derim. Emin olun çok şey kaçırıyorsunuz izlememekle.


Toplum tarafından dışlanarak kabul edilmemek, yanlış anlaşılmak, karşındakini dinlemeden hemen onun hakkında yargılarda bulunmak, iletişimsizlik ve en temel olarak da ’’ farklılık’’ konusunu bize güzel bir şekilde aktarmış yönetmen. Hemen hemen herkesin yaşadığı sorunlardır bunlar. Kendimiz yaşarken ya da bir başkasının yaşadığını gözlemlerken karşımıza çıkabilir. Burada biraz da empati fikri ortaya çıkıyor diyebiliriz. Yukarıda saydığımız onca sorunun temelinde empati ve kendimizden olmayanı ayrıştırma söz konusudur. Edward dış görünüşü nedeniyle yani makas elleri, saçları, yüzü, yürüyüşü gibi nedenlerle daima toplumdan ayrıştırılmaktadır. Bu ayrıştırma içerisinde onlar gibi biri olmaya çalıştıkça ise insanlar tarafından sürekli yanlış anlaşılmaktadır. Bunun temel nedeni ise insanların zihinlerinde yer alan kalıp yargılardır.  İnsanlar tek tip düşünürler. Ve birbirlerini destekleyerek olmayan bir şeye olmuş gibi yaklaşırlar. Edward bir gün bahçede bir buz kalıbına makas elleriyle keserek şekil vermektedir. O sırada yanına Kim gelir. Kim bu manzara altında dans edip mutlu olurken yanlışlıkla Edward kime zarar verir. Küçük bir kesiktir. Bunu gören Kim’in erkek arkadaşı mahalledeki herkese olayı büyüterek anlatır. İşte bu toplumdaki bireylere olayları yanlış ve büyüterek anlatma aslında büyük bir olaylar silsilesinin başlangıcıdır. Zaten insanlar kendisine zor bir şekilde güvenmişken o güven aniden küçük bir olayla birdenbire bozulur. Buradan da anladığımız kadarıyla Edward zaten hiçbir zaman o toplumun bir parçası olamamıştır. Hiçbir zaman onu aralarına kabul etmemişlerdir.

Filmde aslında çeşitli makine parçaları birleştirilerek oluşturmuş Edward’ın kalbi yoktur doğal olarak. Ancak zamanla kalbi olmadan da bazı duyguları tatmaya başlar. Aşk gibi. Şimdi söyleyebilirsiniz, kalbi olup da duygusuz olan yok mu diye haklısınız tabi bu konuda hem de sonuna kadar. Bence yönetmen buda bu konuya da değinmiş olabilir. Konumuza dönecek olursak. Edward yaşadığı evdeki genç kıza yani Kim’e hisler beslemeye başlar. Dediğim gibi kalbi yoktur. Ama insanlar arasındaki bu hisleri o da merak eder ve tatmak ister. Tadar da. Kim karşısında utangaç bir tavır sergiler. Evet zaten normalde de utangaçtır ama onun yanında daha farklı bir hale bürünür. Kim ne derse yapmaya hazırdır. Hani şu sevdiği için her şeyi yapmayı göze alan tipler vardır ya aynı onlar gibidir işte. Ancak çoğu insanın yaşadığı gibi o karşılıksız sevme durumu içerisinde bulur kendini. Ancak onunki masum bir sevgidir. Kim onu sevmese de onu sever. Gerçek sevgi bu değil midir zaten. Kaşımızdaki insan bizi sevmese bile onu sevmeye devam etmek. O başkasıyla olsa dahi onun mutluluğunu düşünmek. Kıskanmaktansa onun mutluluğuyla mutlu olmak. Aslında bize böylesi insanların ne kadar da az kaldığını bir bakıma Edward üzerinden açıklamıyor da değil.

Benim film hakkında değinmek istediklerim bu kadar. Eğer sizler de izlemiş ya da izlemeyi bekliyorsanız aşağıda yorumlarda düşüncelerinizi belirtebilirsiniz. Merak ediyorum sizlerin de düşüncelerini. Yeniden bir fil izlediğim zaman görüşmek dileğiyle.

 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments


           Film: Into the Wild

           Yönetmen: Sean Pen

           Süre: 140 Dakika

           Tür: Macera, Dram, Biyografik

           Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

           👇👇👇👇👇👇👇👇👇

Merhaba bloğuma gelen herkese. Bugün bir film hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü bu film beni çok etkiledi ve gerçekten güzel dersler öğrendim izlerken de. Filmin isim ‘’İnto the Wild’’ Türkçeye çevrilmiş ismiyle ‘’Vahşi Doğaya Doğru’’ ya da ‘’Özgürlük Yolu’’ Gerçek bir yaşam öyküsünün yer aldığı bir kitaptan uyarlamadır ve ismini ise eserin başlarında yer alan ‘’I now walk into the wild’’ cümlesinden alır. Filmin konusundan kısaca bahsedeceğim. Hem böylece sizin de ilginizi çeker ve izlersiniz. Eminim size de çok şey katacaktır.

Christopher ilerde kendine verdiği isimle de Alexander Süperberduş zeki ve başarılı bir öğrencidir. Önemli bir üniversiteyi derece ile bitirir. Mezuniyetinden sonra ailesiyle yediği bir kutlama yemeğinde aslında istediği hayatın bu olmadığı, hayatında eksik bir şeylerin olduğu söyler. Bir süre sonra biriktirdiği bütün mal varlığını bir hayır kurumuna bağışlayarak arabasıyla ortadan kaybolur. Hayali olan Alaska’ya gitmek için başlayan bir yolcuğun ilk adımıdır bu. Çıktığı bu yolculuğu, yolculuğa çıkmadan önceki yaşamından kesitleri ve yolculuk sırasında yaşadığı olayları ya da tanıştığı insanları geriye ve ileriye dönüşlerle anlatmaya başlar. Önemli olan olaylar değil de insanların düşündüğü fikirlerdir filmde. Zaten daha çok bu noktalara odaklanılmış. Olaylar arasındaki bağlantılar sağlam bir şekilde kurulmuş ve kamera açıları o kadar profesyonel bir şekilde ayarlanmış ki adeta olayın içerindeymişçesine hissediyorsunuz. En son olarak da oyunculara gerçekten bayıldım. Bulundukları rolleri oynarken gayet kendileri gibi davranıyorlardı ve içtendiler. Sanki o roller onlar için yaratılmıştı. Konusuna daha ayrıntılı değinmeyeceğim. Biraz da film hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum sizinle.

Filmde birçok düşünce karşılıyor bizi. En başta da kendini tanıma ve kendini olduğu gibi sevme. Christopher filmin başından sonuna kadar eğlenceli bir kişiliğe sahiptir. Nelerin onu mutlu ettiğini neleri yaparken zevk aldığını iyi bilir. Maceralara atılmayı sever. Korkaklık etmez. Başaracağına inanır çoğu şeyi. Bir kanoyla uzun bir nehri geçer ve farklı bir ülkeye bile gider. Kendi gücünün farkındadır ve bunu sonuna kadar kullanır. Kendini olduğu gibi kabul eder ve belki de bu yüzden her tanıştığı insanlar tarafından iyi bir şekilde karşılanır. Yolculuğu sırasında çeşitli işlerde çalışır. Öğrenmeye meraklıdır. Sürekli kendini geliştirir. Kitaplar okur. Kendince felsefe dahi yapar. Yüzme korkusu varken bu korkunun üstüne gider ve yüzmeyi dahi başarır. Durağan bir karakter yapısındansa bizi devingen ve kendini geliştirmeye çalışan bir karakter karşılar bizi.

Etrafındaki insanlarla kafa yapısı faklı çalışıyordu Christopher’ın. Annesi ve babası zengin ve saygınlığı bulunan insanlardı. Toplum içerisindeki statüye önem veriyorlardı. Gösteriş hoşlarına gidiyordu. Christopher ise onlardan ve toplumun diğer bireylerinden farklıydı. Para onun için sadece bir araçtı ve önemsiz bir şeydi. Hatta yolculuğa çıkmadan önce biriktirdiği parayı hiç umursamadan bir yardım kuruluşuna bağışlamıştı. Toplum içerindeki statü onun için önemli değildi. onun değer verdiği asıl şeyler düşünce yapısıydı. Ki bana en yakın düşünce tarzı da buydu. Kendi mevkilerini insanların gözüne sokan ancak kendini geliştirmekten ve düşüncelerini olgun bir şekilde söylemeyen insanlara hep böyle uzaktan bakmışımdır. Düşünce yapıları uymadığı için değil kendilerini belli bir kalıba sokmaya çabaladıkları için. Kariyer kavramı filmin bir yerinde şöyle geçer:

''Bence kariyer denen şey 20. yüzyılın icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum.''

Bana göre filmin ana teması özgürlüktü. Çevremizde tüm olup bitenlere, düzene, topluma, insanlara rağmen özgür olmuş. Christopher zaten bir özgürlük uğruna yollara düşüyor evet ama yolda karşılaştığı insanlar da onun düşüncelerini destekleyen nitelikte insanlar. Hemen hemen her karakter kendisi için ve kendini keşfetmek için bir çaba içerisinde. Bir başkaldırı var ama küçük bir topluluk içerinde. Ve onlar da zaten görmezden gelinen ve garip gözlerle uzaktan izlenen o kitle. 

Karakterler sürekli devingen hallerde. Filmin en başında yer alan anne ve baba figürü arasında bile bir değişiklik mevcut. Bana göreyse tek sabit kalan ve Christopher'ın en yakın olduğu kişi kız kardeşi. Onu anlayan tek kişi ve baştan sona aslında birçok rolü olan ama geliştiğini göremediğimiz bir karakter. onun dışında Christopher elini değdiği her insanda bir değişim yaratıyor. Burada aklıma anime karakteri olan Naruto geldi. Naruto da kimin hayatına ufak da olsa girse karşısındaki kişinin düşünce yapısında ve hayatında değişikliklere neden oluyordu. Tabi iyi anlamda.

Değinmek istediği son nokta ise ebeveynlerin çocukların yaşamları üzerinde bıraktığı etkiler. Küçük yaşlardan itibaren şiddet eğilimli bir ortamda büyüyen bir çocuk aile kavramının önemini anlamayabilir. Zaten olmayan bir şeyin eksikliğini hissetmez ki insan değil mi? Christopher'ın ailesi arasında aslında hiç bulunmayan o bağın asıl nedeni de budur. anne ve babası sürekli tartışırlar, geçinemezler ama ayrılmazlar da. Kendi kavgalarına odaklanırlar ve çocuklarını adeta umursamazlar ve ''Baban bana ne yapıyor bak!'' ya da ''Annen bana n e yapıyor bak!'' derler sürekli. Böyle bir aile yapısı içerinde büyüyen Chris yolculuğa çıkarken ve yolculuk sırasında belki de bu yüzden ailesini önemsemez. Ama her ne kadar böyle bir ortamda büyüse de yaşadığı olaylar onun kendisi olmasında büyük bir etki yaratır. Şu anki haline bir hazırlıktır.

Özetle hayatımızda bizim için dönüm noktası olan anlar vardır. Bunlar iyi ya da kötü olabilir bizim için. Bu bizim elimizdedir. İster iyi bir ister kötü bir ailede yetişelim bizi biz yapan değerler oluşur. En önemlisi de budur. Kendimiz olmak. Sadece ve sadece kendimiz olmak. Kendi doğumumuzu gerçekleştirmek ve bunun için elimizden gelen her olanaktan faydalanmak. Ve en önemlisi de dünyevi değerler değil de önemli olan düşüncelerimizdir. Bizi biz yapan düşünce yapılarımız. Kendini doğurmak için çabalayan herkese...

Sevgiler...



Filmde Hoşuma Giden Bazı Sözler:

💭 ''Bence kariyer denen şey 20. yüzyılın icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum.'

💭 ''Eğer yaşama sevincinin esasen insan ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorsan yanılıyorsun...''

💭 ''Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır; bomboş sahillerdeki coşkudadır. İnsan elinin değmediği bir yerdedir; denizin diplerinde ve gürlemesindedir.''

💭''Yalnızca çok uzağa gitme riskini göze alanlar, yaşamda nereye kadar gidebileceklerini öğrenebilirler.’’

💭 ''Televizyon olmadığı için pencereden bulut seyretmeye başladım. Oradaki yayın çok iyi, haberleri daha güvenilir...''

💭 ''Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güveli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. ''

 





 




    

 

Share
Tweet
Pin
Share
5 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose