Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨

       

          Virginia Woolf, 1882’de Londra’da dünyaya gelmiştir ve bu sıra dışı hayat yolculuğunu 1941’de kendi verdiği karar neticesinde de sona erdirmiştir. Romancı, eleştirmen ve yazar olarak tanımlanan Woolf aynı zamanda feminist hareketin en güçlü isimleri arasında yer almaktadır. 

          Virginia, küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Yaşadığı dönem gereği okula gönderilmemesine rağmen babasının kütüphanesinde kendini geliştirmeyi başarmıştır.

              Annesinin eksiliğinden daha küçük yaşlardan itibaren çok etkilenen yazar, zaman zaman kötü dönemler geçirmiştir ve delilik nöbetleri yüzünden çok sıkıntı çekmiştir. Daha 59 yaşındayken bir tane eşine bir tane de kız kardeşine olmak üzere iki intihar mektubu bırakarak bu dünyaya veda etmiştir.

               Bilindiği üzere Virginia Woolf bilinç akışı tekniğini çokça kullanmış bir yazardır. Peki bu bilinç akışı tekniği nedir?  Roman ya da hikaye türünde karakterlerin aklından geçenleri, o anki duygu ve düşüncelerinin belli ve mantıklı bir sıralama yapmadan, araya girmeden seri şekilde okuyucuya aktarıldığı bir tekniktir. Dalgalar da Virginia Woolf'un bilinç akışı tekniğini kullanarak yazdığı kitaplardan bir tanesidir.  Peki ne anlatmaktadır bu kitapta?

                Dalgalar, belirli bir olay örgüsü olmayan bir kitaptır. Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen sürede altı karakterin doğumu ve ölümü ele alınır. Bu süre zarfında gün içerindeki belirli vakitler insanların yaşamları ile ilişkilendirilir. Sabah insanın çocukluk ve gençlik çağı, öğle yetişkinlik dönemi ve son olarak da akşam insanın yaşlanışı ve ölüm. Belirli bir olayın olmaması anlatımı zorlaştırabilir. Bu yüzden kitabı sakin bir kafayla ve içerisinde bir hareket aramadan bir şiir niteliğinde okumalısınız. Karakterlerin birbirine olan uyumu tıpkı dalgalar gibi güneşin doğuşu ve batışı gibi dairesel bir anlatımla okuyucuya sunulur. Ortada bir ahenk vardır. İnsanlar ölür, insanlar doğar. Bu hayatın getirdiği bir gerçektir. Yazar bu gerçeği bir güne doldurarak anlatır. Her bir karakter dalga misali gelip geçicidir.

             Kitabı okurken en baştan itibaren notlar alarak ilerlemeniz oldukça önemli. Anlatımı ve anlaşılışı zor olan bir kitap olduğu için ve olaylar yerine kitapta durumlar hakim olduğu için kitapta yer alan insanlar ve bu insanların düşüncelerini takip etmek oldukça zor. Karakter analizi yaparak gidilmesi gerekiyor bana göre. Daha sonra konuşmalar ve düşünceler okura aktarıldıkça hangi karakter nasıl düşünür ve ne der diye düşünmeden karakter ve yazılanlar arasında bağlantı kurabilmek için oldukça önemli. 

          Ayrıca bir Virginia Woolf kitabı okumak istiyorsanız bu kitaptan başlamamanızı öneririm. Elinize almanız ile bırakmanız bir olabilir. Bunun yerine diline yavaş yavaş alışmak adına daha anlaşılır kitaplarından birini seçmeniz daha iyi olabilir. Bir yazarın kitaplarının okunmasını bir dil öğrenmendeki seviyeler gibi düşünürüm. Üst seviyelere çıktıkça anlaşılması zordur ve bizi oldukça zorlar. Ama önceki sevilerdeki birikimlerimizle kendimizi de bir yandan daha üstlere hazırlamış oluruz ve daha çok zevk alırız. Bu yüzden daha kendinizce basit olarak nitelendireceğiniz bir kitabını okumanızı öneriyorum.

“Güneş batıyordu. Günün katı çekirdeği çatlamış, yarıkları arasından ışık dökülüyordu. Hızla atılan, karanlıkta tüylenmiş oklarla vurdu dalgaları, kırmızı ve altın sarısı. Olur olmaz ışık çizgileri birdenbire parıldayıp dolaştılar çevrede, batmış adalardan gelen imler, gülüşen, utanmaz çocukların defne kurularından attıkları kargılar gibi.”

Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments


Kitabın Adı: Bay Rüzgar ve Bayan Yağmur
Kitabın Yazarı: Paul de Musset
Sayfa Sayısı: 132
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları
Yaş Aralığı: 8-11
Türü: Roman

Jean Pierre adında yoksul bir değirmenci vardır. Geçimini değirmende öğüttüğü tahıllar ve bahçesinde yetiştirdiği sebzeler ile sağlamaktadır. Ancak değirmeni öyle bir yerde bulunur ki ne rüzgar iyi esmektedir ne de fazla yağmur yağmaktadır. Böyle böyle yoksulluk içerisinde geçer günleri. Yaşı da yavaş yavaş ilerlemeye başlayınca Claudine adında bir kadınla evlenir ve bir erkek çocukları olur. Ancak çok geçmeden kadın hastalanır ve elde avuçta olan para da ona gider. Artık büsbütün yoksulluk çekerler. Günler böyle birbirini kovalarken bir akşam şiddetli bir rüzgar eser. O esnada karısı ve oğlu uyumaktadır. Zaten her tarafı dökülen evin kalan yerleri de dökülmek üzeredir. Birden içeriye meleğe benzeyen bir adam girer. Bu adam Bay Rüzgar'dır. kendisinden bir sandalye ister dinlenmek için. Uzak diyarları dolaşıp geldiği için yorgundur. O gittikten sonra arkasından şiddetli bir yağmur gelir. Bu defa gelen de Bayan Yağmur'dur. O da aynı Bay Rüzgar gibi dinlenmek için bir sandalye ister. Her ikisi de giderken bir ihtiyacı olduğunda kendi yaşadıkları yere gelebileceklerini söylerler ve giderler. Yavaş yavaş değirmencinin işleri düzelir. Artık değirmeni döndürecek rüzgar ve sebzelerin de yetişmesi için yağmur vardır. Ancak bu yeni kurdukları düzen de bir yere kadardır. Bağlı olduğu Baron'un eve gelmesiyle her şey değişmeye başlar. Sizce bizi nasıl bir son bekliyor olabilir?

Kitabı okurken fazlaca eğlendim ve öyle ki tek oturuşta bitirdim. Bir çocuk olsam da eminim severek okurdum. Karakterleri fazlasıyla ilginçti ve biraz da İngiliz tarihinde esinlenilmişti. Dili de öylesine sade bir biçimde oluşturulmuş ki kitabı rahat bir şekilde okuyabiliyorsunuz.

Kitapta hemen hemen her sayfada resimler mevcuttu. Bu da okurken hem karakterleri ve olayları zihnimizde canlandırmamızı kolaylaştırıyor hem de kitabı okurken sıkılmamamızı sağlıyor. Zaten resimlemeler de ilgi çekici. Bu yaşlarda bulunan çocuklar için daha çok doğa üstü olan resimler ilgi çekici oluyor. Okuma istekleri daha da artmış oluyor. Çocuk kitaplarında yaşa göre yazı ve resimde oranlamalar vardır. Yaş ilerledikçe resim oranı düşer ya da kaybolur. 8-11 yaş aralığındaki çocuklarsa en şanslıları bana kalırsa. Hem kitaplar hem de resimler fazlasıyla ilginç olabiliyor.

Sınıflar arası ayrım net olarak verilmiş. Sanırım yazarın yaşadığı dönemde sınıflar arasında bu şekilde net bir ayrım söz konusuymuş. Baronlar daha doğrusu piramidin tepesinde bulunan o zengin ve unvan sahibi insanlar, halk ve kendileri arasında net bir şekilde sınır çekmişler. Bu yüksek tabakadan olan insanlar halkı kendine bağlamışlar ve onlardan yüksek miktarda vergiler almaya çalışmışlardır. Zaten yoksul olan insanlar iyice yoksulluk çeker duruma gelmişlerdir. 

İnsanın aç gözlülüğü her yerde her dönemde. Bu aç gözlülük ile ilgili kitapta karşımıza Baron ve değirmencinin karısı çıkıyor. Her ikisi de tamamen aynı davranıyor. Aç gözlülüğün zenginlik ya da yoksulluk ile ilişkisi cidden yok. Baron zengin ama hala daha fazlasına en çok onda olmasına hatta tek kendisinde olmasına çabalıyor. Değirmencinin karısı ise elindeki emekle kazanılmış az paraya değer vermektense daha fazla sahip olma peşinde.

Kitapta sevmediğim bir nokta kadınların dedikoducu olarak gösterilmesi. Halbuki erkeklerin de kadınlardan aşağı kalır bir yanı yok. Dedikodunun da başa neler getirdiği ortada. Kime iyilik olmuş ki iyilik bekliyoruz. Değirmencinin karısı dedikodu yapmaktan hiç geri durmuyor. Hatta sırf bu yüzden her şeylerinden oluyorlar. Elde avuçta olan paradan ve Bay Rüzgar ile Bayan Yağmur'un onlara verdiği değerli hediyelerden.

Kitapta sevdiğim yerlerden birisi kitap içinde kitap olmasıydı. Evet bu bir roman ama içerinde de bir tiyatro metni bulunuyordu. Tabii öylesine değil, kitapla bağlantılı olarak yer verilmişti. Düğüm bölümünün asıl olaylarından birinde yer alıyordu. Değirmencinin oğlu Baron'un evine tiyatro canlandırmak için gidiyordu ve orada okuyordu bu metni de. Bir türün içerinde çocuğa başka bir türün de aşılanması bana kalırsa fazlasıyla eğitici. Bir taşla iki kuş vurmuş oluyoruz. 

Kısacası  birçok eğitici yönü bulunan bir kitap. Ancak bana kalırsa yaş düzeyi biraz daha ileri olabilirdi. Mesela 10-12 gibi. Çocukların anlam kurmasında ve bazı değerleri öğrenmesi açısından önceki yaşların daha erken olduğunu düşünüyorum. Onun dışında gerek konusuyla gerek karakterleriyle güzel bir kitaptı. Çocuklarınızın okuması için kitap arıyorsanız mutlaka aklınızda bulunsun. Hatta daha fazla kitap için https://www.cancocuk.com/ bu adrese tıklayıp yaş aralığına göre kitaplara ulaşabilirsiniz. Tekrar görüşmek dileğiyle...


 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments



Kitap: Köpek Kalbi
Yazar: Mihail Burgakov
Sayfa Sayısı: 132
Tür: Roman
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

Herkese merhaba. Bugün Mihail Burgakov'un yazdığı Köpek Kalbi adlı romanıyla sizlerleyim. Mihail Burgakov'dan okuduğum ilk kitaptı. Dolayısıyla da dilini de bilmediğim için de biraz tereddüt ederek başladım kitaba. İlk başlarda konu bütünlüğünü kurmakta zorlansam da sayfalar ilerledikçe daha da fazla oturmaya başladı bende hikaye. Köpek Kalbi, dünya çapında tanınmış bir doktor olan doktor Filip Filipoviç'in sokakta bir köpek bulması ve bu köpeğin hipofiz bezini ameliyat ederek bir insanınki ile değiştirmesi sonucu meydana gelen olaylardan bahseder. 

Sokakta bir köpek bulan Filipoviç bu köpeği o dışarıdaki sefil yaşamından kurtarır ve onu muayenehanesine getirir. Hem sıcak bir yuvada olan hem de karnı doyan köpek mutludur. Bunu nereden mi biliyoruz? Köpeğin iç sesinin yansımalarını verir bize yazar. Bir insanın aklından geçenler nasıl kitaplara yansıtılırsa bu kez de bir hayvanın içinden geçenler yansıtılır. Köpeğe sürekli iyi davranır Filipoviç. Köpekse başına geleceklerden habersiz hem bu hayatın keyfini çıkarır hem de her fırsatta ne kadar da şanslı olduğunu düşünür. Derken o gün gelip çatar. Bir dün doktor aniden köpeği zorla tutarak ameliyat masasına yatırır. Suçlu ve pis ağızlı olan bir insanın hipofiz bezleri köpeğe nakledilir. İşte ne olduysa ondan sonra olur aslında. Köpek Şarik, bu ameliyattan sonra hızlı bir şekilde insanlaşmaya başlar. Bir yandan fiziki özellikleri diğer yandan da ruhsal özellikleri de değişmeye başlar. Küfürbaz, sigara içmeden duramayan, kadınları sürekli taciz eden birine dönüşür. Kendisine isim bile verir. artık onun adı Poligraf Poligrafoiç.

Kitapta benim dikkatimi çeken şeylerden kısa kısa bahsedeceğim. Öncelikle ilk dikkatimi çeken şey köpeğe isim verilirken takvim arkasında yer alan isimlerden birinin seçilmesi. Bizde de takvimlerde böyle değil midir? Her takvim yaprağının arkasında hem kız için hem de erkek için isim önerileri bulunur. Aynı onun gibi işte. Bu detayı görünce vay be dedim.

İnsanların sokaktaki hayvanlara yaptıkları eziyetler hem dönem karşımıza çıkıyor. Kitabın başında Şarik insanlar tarafından tekmelendiğinden ve bir aşçının ona kaynar su döktüğünden bahseder. İnsanlar bolluk içerisinde yaşarken kendinden düşük durumda olarak gördükleri canlılara acımasız bir tavır takınırlar. Doktor bile Şarik'i evine alırken bir çıkar gözetir. 

Şarik insanlaşmaya başladıktan sonra çevresi tarafından kısıtlamalara tabi tutulur. Diğeri onu hala onu bir hayvan olarak görmektedir ve üstünde bir iktidar kurmaya çalışırlar. Davranışlarını düzeltmesini söylerken bazen bir köpek gibi bazense bir insan gibi davranmasını söylerler ve Şarik'in bocalamasına yol açarlar. Bir süre sonra baskı altında bırakılan her insan gibi bir patlama evresi geçirir. Şarik'in üzerinde tamamen söz sahibi olma haklarını kaybederler. Kendisine kimlik de çıkartarak bunu güzel bir şekilde gösterir onlara. 

Günümüzde de sıkça gündem bir konu olan hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden bahsedilir. Şarik üzerinde bir deney yapan doktor ona ne olacağını umursamaz. Onu ameliyat masasına yatırırken hayvana ne olacağına dair bir düşüncesi yoktur. Önemli olan deneyinin başarıya ulaşıp ulaşmayacağıdır.

 Kitap yazıldığı dönemde yasaklanmıştır. Bunun nedeni ise aslında kitabın bir köpeğin insana dönüşümünü değil de Sovyet rejiminin ideallerini toplum üzerinde uygulamasını eleştirmesidir.  Aç, sefil bir haldeyken doktorun ona verdiği bir dilim ekmeğe muhtaç olan köpek halkı temsil ediyor bir nevi. Doktorun evinde ameliyat zamanına kadar güzel vakit geçirmesi, her gün yüzlerce hasta muayene etmesi ve son olarak da ameliyatı yapması ile bir devrim gerçekleşir. Yapılan ameliyat her ne kadar iyi olsa da hedeflenen amaca hizmet etmemiştir. Bu da halkın devrim sonrası durumunu temsil ediyor.

Kısacası sevdiğim bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarını da okumanın yolunu açtı diyebilirim. Siz de okuduysanız düşüncelerinizi merak ediyorum. Görüşmek üzere... 

Share
Tweet
Pin
Share
7 Comments

 



Kitap: Sula
Yazarı: Toni Morrison
Sayfa Sayısı: 188
Tür: Roman
Yayınevi: Sel Yayınları

Herkese merhaba. Yine bir kitap yorumu için buradayım. Bu aralar buraları fazlaca ihmal etmeye başladım nedense. Hala içimdeki o durgunluk devam etmekte. Ama biraz biraz da olsa aşıyor gibiyim kendimce. 

Bugün farklı bir ülkenin edebiyatına yönelik bir kitap yorumu için buradayım. Amerikan edebiyatı ama Afro Amerikan edebiyatı ile. Her zaman farklı türlerde ve farklı ülkelerin edebiyatlarından kitaplar okumaya dikkat ediyorum ki farklı dünyalara yolculuk edebileyim. 

Dediğim gibi bu defa Afro-Amerikan edebiyatından bir eser okudum. Kitabın ismi Sula. Kitaba ismini veren şey ise kitapta geçen bir karakter. Aslında bize aktarılan çoğu düşüncelerin ve olayların merkezinde yer alan bir karakter. Sanırım bu yüzden yazar kitaba bu ismi vermeyi tercih etmiş. Kitapta birbirinden tamamen farklı düşüncelerdeki ve davranışlardaki kadınlar üzerine kurulu. Kadının erkekle ilişkisi, kadının çevre ile ilişkisi, kadının kendisi ile ilişkisi ve siyah kadının beyaz kadınla ilişkisi. 

Kitapta olaylar belirli bir sıra ile işlenmiştir. Her bölümün başında bir tarih atılıdır. 1910 yılında başlar ve 1960 yılında biter. Yazar olayları bir tarihçi gibi anlatır. Olaylara dışarıdan bakar yani hakim anlatıcı gözüyle.  1919 yılında siyahilerin yaşadığı kasabaya yarı deli bir vaziyette dönen Shadrak ile başlar kitap ve onunla da sona erer. Şöyle bir bakınca aslında bir rolü yokmuş gibi görünse de olayların ilerleyişine istemeden de olsa fazlasıyla katkıda bulunur ve olaylara farklı bir yöne çeker. 

Babasından ve annesinden hiç sevgi görmemiş iki kız çocuk kitabın merkezindedir. Bunlardan biri kitaba da ismini veren Sula diğeri ise onun en yakın arkadaşı olan Nelli'dir. Yalnızlıklarını birbirlerine duydukları sevgi ve arkadaşlıkla aşmaya çalışırlar. Bir bakıma da aşarlar. Çocukluk arkadaşı olan bu kızın yetişkinliğe adım atmaları onların hayatlarında büyük değişiklere yol açar. Sula kasabayı terk eder. Nelli bir adamla evlenir. Yıllar sonra Sula'nın kasabaya dönüşündeyse artık her şey değişmiştir.

Her iki topluluğun da nasıl birbiri le net bir çizgi ile ayrıldığına şahit oluruz. Ne siyahiler beyazlarla iletişim kurmakta  ne de beyazlar siyahilerle herhangi bir yakınlıkta bulunmaktadırlar. Nasıl su ve yağ birbirine karışmaz da bir sınırla da olsa birlikte dururlar. İşte onlar da öyledirler. Siyahilere özel bölgeler vardır ve onlara bir azınlıkmış gibi davranılmaktadır. Yani yoğun bir ırkçılık güdülmektedir. Tabi ki bunda insanların olduğu kadar devletin de payı vardır. Halkı ortadan ikiye bölerek ırklar arasında bir üstünlük ve aşağılık gibi bir durum oluşturulmuştur. Bu da her iki toplumun birbiri ile kaynaşmaya yanaşmaması için de iyi bir nedendir. Hem de insanlar için de bir bahanedir. İki toplum birbiriyle sadece para karşılığı birlikte olan insanlar vasıtası ile iletişim kurarlar. Bu rol de kitapta kadınlara atfedilmiş. Ancak baktığımız zaman bunun dahi çok sık yaşanmadığını görüyoruz. Demek ki her anlamda bir ayrılma söz konusu.

Birbirinden farklı yaşamlara sahip kadınlar büyük bir öneme sahiptir. Kitap kadınlar üzerine kuruludur. Erkekler ise sadece o kadın karakterleri geliştirmek için yan karakterlerde bulunurlar. Her ne kadar önemsiz gibi dursalar da olayların gidişatında büyük rollere sahiptirler. Kimi zaman kadın karakterlerin ileriye kimi zaman da geriye doğru gelişmelerine neden olurlar. Sula ise bu aralıkta sürekli bocalayan bir kızdır. Nelli ise bir dönem bocalar daha sonra kendine uygun bir eş bulup yuva kurunca ve çocuklara sahip olunca ileriye doğru bir gelişme gösterir. ancak hepsinin ilerleyişi ya da gerileyişi birbirlerine bağlıdır. Aralarında birbirlerinin bile farkında olmadığı bir bağ vardır.

Kısacası kitap kadınların hayata olan bakışları ve yaşayışları ten rengine bakmaksızın her yerde ve her tarihte aynıdır. Bir bocalamadır devam eder. Toplum kadınların erkeksiz yaşayamayacağını düşünür. Bu bakımdan kitap bir tokat niteliği görür. Kitaptaki kadınlar kendi ayakları üzerinde durma çabasında olan kadınlardır. Birbirimiz olmadan var olamayız belki ama birbirimize de körü körüne gereğimiz yoktur. Biz kadınlar erkekler olmadan da güçlüyüz. Bir şeyler başarabilmemiz için evet yanımızda birisini isteyebiliriz ama onun olması da şart değildir. Önemli olan kendi kendimize yetebilmemiz.


Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments

 


Kitap: Kızıl Kahkaha

Yazar: Leonid Andreyev

Sayfa Sayısı: 80

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


Herkese merhaba. Birkaç gündür buralarda yoktum. Nedense kitap okumak içimden bir türlü gelmedi. İzlediğim animeler de bitti. Yeni bir tanesine daha başlamak var aklımda bugün. Onun dışında dizi izlemeye de başladım. Ama bu aralar İngilizce çalışmamı aksattım nedense. Bu dili öğrenerek farklı ülkelere seyahat etmek istiyorum. En azından kendimi rahatça ifade edebilmeliyim ki bir anlam kazansın değil mi?  Bir sürü işim de var tabi. Sağlık raporu almam gerekiyor ama kan verme fikri beni aşırı derecede korkutuyor. Fazla sözü uzatmadan kitabı tanıtmaya geçiyorum.

Kitabın konusuna kısaca değinelim. Kitap, 1904 yılında yapılan Rusya ve Japonya savaşında bir Rus subayının tuttuğu günlükten oluşturulmuş. Ancak günlüğün tamamı yok. Anlatımlar kesik kesik. Ya da net bir tarih atılmamış günlük sayfalarına. Daha sonra bu Rus subayının ölmesi üzerine kardeşi tamamlamış onun yarım kalan günlüğünü. Bu günlükte savaşın tüm yıkıcılığa değinilmiş. Ölen insanların çokluğu ve sayılamaması, toprağın ölen insanların artık kızıl bir renge bürünmesi, ölmek kadar hayatta olup da bu yaşananlara her saniye biraz daha şahit olanların nasıl delirdiği. Hepsi ince ince anlatılmış. 

Kitabın ismine Kızıl Kahkaha denmesinin nedeni ise şudur.  Ölen ya da bir şekilde yaralanıp sakat kalan insanların kanı toprağı kızıllaştırmıştır. O kızıllık her bir silah patladığında, bir yere bir bomba düştüğünde ya da bir insandan kan aktığında her defasında adeta bir kahkaha atar gibidir insanlığa. İnsanlığın birbirine verdiği her zararda biraz daha coşar ve onların birbiri ile olan kavgalarını izledikçe de kahkahası daha da şiddetlenir. 

Yazar savaşı farklı taraflardan ve farklı insanların gözlerinden anlatmış. Biri dediğimiz o Rus subayı diğeri ise onun kardeşi. Biri savaşın içinde bire bir bulunmuş diğeri ise savaşın en yakınına verdiği tahribatı birinci gözden deneyimlemiş. Birinin gözünden cephenin yıkımını, diğerinin gözünden şehrin yıkımını görürüz. İlk sayfalarda bir zombi sürüsüne benzeyen askerleri görürüz. Bu askerler üniformalarını giydikleri andan itibaren farklı bir şekle bürünmüşlerdir. Ruhlarını artlarında bırakmışlardır. Savaş alanında da son kalan ruh parçacıklarını da kaybederler ve tek tip insana dönüşürler. Akıl sağlıklarını da kaybederler. Ruhu olmayan bir eşya halindedirler. Evet kalpleri vardır. Peki ya akılları? Savaşın her iki tarafa da verdiği yıkımı görüp değerlendiremeyecek kadar da mı yoktur akılları? Şüphesiz.  Belki o zamanlar daha farklıydı. Ancak günümüzde de durum aynı. Savaşlar kayıplar, insanlar, akan kanlar... Zaman farklı ancak durum aynı.

Bu defa okuduğum kitap okurken fazlasıyla beni rahatsız etti. Bu nedenle herkese öneremem. Özellikle savaş sahnelerinin betimlenişi ve insanların yaralanışı ve özellikle de dış görünüşlerinin betimlenişi fazlasıyla rahatsız edici ancak bir o kadar da gerçekçi. Yazar sanki bir savaş anının içinden bize yazıyor gibi. Öylesine gerçek yani. Savaşın insan üzerindeki etkisi tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriliyor. Böyle savaşı bize net bir şekilde yansıtan ve insanların gözünden de güzel bir şekilde yansıtan bir kitap bulmak oldukça zor. Ya yazarlar bu konu üzerine yazmaktan kaçınıyorlar ya da yazdıkları eserler bu kadar net olmuyor. Tabi yazar anlatmaya anlatıyor ancak dilini anlamak biraz da zor açıkçası. Anlatımın kimin ağzından yapıldığını yer yer anlamakta zorluk da çekiyoruz. Bu da kitabı okurken olaylar ve durumlar arasındaki bağlantıyı yer yer kaçırmamıza da neden oluyor.  

Etkileyici bir kitap. Savaşı her anlamda tatmış bir insanın gözünden bizlere yol gösterir de gibi. Savaşın verdiği hasara bakarsak insanlığın eline ne geçmiştir. Hiçbir şey. Her devirde sürmüş hatta hala da devam eden savaşlar. dedim ya zaman farklı ama yaşananlar aynı. Üstelik bir hiç uğruna. Şöyle düşünüyorum da dünyanın farklı yerlerinde hala insanlar savaş halinde. Kızıl Kahkaha her yerde. Ve her geçen gün daha şiddetle.
Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments

 



Kitap: Gizli Bahçe

Yazar: Frances Hodgson Burnett

Sayfa Sayısı: 280

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


       Herkese yeniden merhaba. Umarım keyfiniz yerindedir. Günler fazlasıyla sıcak geçiyor ve bu yüzden biraz huysuz hissediyorum. Ama yine de bol bol bir şeyler izleyip okumaktan geri durmuyorum. Bugün yine bir İş Bankası klasiklerinden birisiyle sizlerleyim. Bu seri sizce de çok iyi olmamış mı? Ben fazlasıyla sevdim. Çok farklı ve ilgi çekici kitaplar barındırıyor. Üstelik çoğu da çok da bilinmedik yazarlardan ve farklı ülkelerin edebiyatlarından. Sanırım biraz da bu yüzden hoşuma gidiyor bu kitapları okumak. Sözü çok uzatmadan bugünkü bahsedeceğim kitaba geçiyorum. Bugün birlikte üstünde duracağımız kitap Gizli Bahçe. Daha ismini okuduğunuzda bile sizde ilgi uyandırıyor hemen. Kitap İngiltere'de geçmektedir ve Burnett'in en popüler romanlarından biridir. İngiliz çocuk edebiyatının bir klasiği olarak görülür. Benim okuduğum bu çeviri ise daha çok yetişkinlere yönelik. Eğer çocuklarınız için bakarsanız daha sadeleştirilmiş bir şekilde basılmış çeviriler de bulabilirsiniz. Şimdi gelelim kitabın konusuna.
          Diğer çocuklara hiç benzemeyen ama bir o kadar da o farklılığın ortak paydada buluşturduğu iki küçük, sıska, sevimsiz, suratsız, şımarık kuzenin malikanedeki bahçelerden biri olan gizli bahçeyi keşfederek içinde bulundukları o ruh halinden sıyrılarak çocukluğa dönüşleri anlatılır. Mary Lennox annesini ve babasını hastalık yüzünden kaybeder ve eniştesinin yanına gönderilir. Mary hırçın, kibirli, sevilmeyi ve sevmeyi bilmeyen bir çocuktur. Diğer yanda ise sürekli öleceğini düşünen, şımarık bir çocuk olan Colin'i görürüz. Bu iki kuzeni bir araya getiren ise gizli bahçe ve Dickon'dur. Bu üç çocuğun bazen büyüklerden daha bilgece konuştuğuna bazense ufacık bir çocuğa nasıl dönüştüklerine şahit oluruz kitap boyunca.
       Yazarın dilini sevdim sanırım. Kitabı hiç sıkılmadan okudum. Bazen onlarla beraber üzüldüm bazen onlarla birlikte mutlu oldum. Okurken kesinlikle sıkmıyor. öyle sıkıcı bir dili yok. Bunda çevirmenin de büyük bir payı var tabii ki. Karakterin hem iç konuşmasına hem de diyaloglarına yer verilmiş. Her karakteri farklı ve bir bütün olarak tanıyoruz böylece. Kitabın başında olumsuz özelliklere sahip olan karakterler kitapta ilerledikçe olumlu yönlerde özelliklere sahip oluyorlar.
      Bir çocuğun yaşına göre davranması üzerinde durulmuş. Çocukların çocukluğunu yaşaması gerektiğine değinilmiş. Kitabın başında içine huysuz yaşlı bir kadının kaçtığını düşündüğüm Mary buna en iyi örnek aslında. Sürekli bir yaşlı bakıcıya emanet edilmiş, yalnız, mutsuz, her istediğini elde ederek bir çocukluk geçirmiş. İnsanlara tepeden bakmış, Hiç arkadaş edinmemiş. Tabii bunda en büyük pay da ailenin. Çocuğu ile hiç ilgilenmemiş iki ebeveyn. Ne de olsa yaşamına etki eder. Malikaneye taşınması ile kendini buluyor Mary. İlk defa bir çocuk gibi hissediyor. En basiti cildi yaşlılarınki gibi soluk değil de daha canlı pembe bir renk alıyor. Bence bu çok güzel bir detaydı. Bir insanın yaşamının evrelerine güzel bir değinme noktası. 
         Ayrıca iki farklı ülkenin de yaşayış tarzına da ışık tutuyor yazar. Bir yanda yoksul bir ülke olan Hindistan, diğer tarafta ise insanların daha düzgün bir yaşama sahip olduğu İngiltere. Mary bu yüzden bir kültür çatışması yaşıyor. Bize de bu çatışma ile o dönemde ülkelerin durumu ile ilgili bilgi veriliyor. Mary, İngiltere'ye ilk geldiğinde evdeki hizmetçilere sanki bir köleymiş gibi davranıyor. Nedeniyse yaşadığı yerdeki insanlara bu şekilde davranılması. Mary zengin bir ailenin tek çocuğu. Bu yüzden farklı bir bakış açısıyla görüyor çevresini. Belki de fazlasıyla kibirlice.
        Biraz da Colin'den bahsedelim. O da ailenin tek çocuğu ve ilerde kambur olacağı düşünülerek sürekli kontrol altında tutulmuş ve odasından çıkmasına dair izin verilmeyen bir çocuktur. Haliyle o da el üstünde büyümüştür. Bu da Mary ile çok benzer olduklarını gösteriyor. Sürekli öleceğini düşünür. Bunun nedeni ise çevresindekilerin onun öleceğini düşünmesidir. Daha on yaşındaki bir çocuk üzerinde böylesine bir baskı kurmak ne kadar doğrudur orası tartışılır. Yalnız bir şekilde büyüyen bu çocuğun bir gülün tomurcuğu gibi yavaş yavaş açılmasına şahit oluruz. Kitabın sonunda da derin bir oh çekmeden edemeyiz.
       Son olarak bu iki çocuğu birbirine bağlayan Dickon. Hayvanları, doğayı, insanları koşulsuzca seven bir çocuk. Büyümüş de küçülmüş gibi. Fazlasıyla  bilgili, arkadaş canlısı bir çocuk. Onun bu tavırları ve karakteri Mary ve Colin arasında bir köprü kurar. birbirlerinin kalplerine dokunabilmek için bir araç işlevi görür. Keşke benim de böyle bir arkadaşım olsaydı demekten alamayız kendimizi.
        Kitapla ilgili daha değinmek istediğim o kadar çok şey var ki. Ama kendiniz okusanız daha iyi. Sizi böyle güzel bir yapıttan mahrum bırakmak istemem. Kendi içinizdeki tomurcuğun bir gün açılması dileğiyle...
 
  

Share
Tweet
Pin
Share
7 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose