Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨


          Tüm sorunlardan Tanrı olarak kurtulmak mümkün mü? Ya da Tanrı olunca gerçekten mutlu olacak mıyız? İşte bu sorulara yanıt arayan bir film ''Aman Tanrım!''. Jim Carrey'nin kariyerinde beklediği çıkışı yapamayan bir muhabiri Bruce Nolan'ı; son yılların önemli oyuncularından Morgan Freeman'ın da Tanrı'yı oynadığı Türkçe adıyla ''Aman Tanrım!'' (Bruce Almight) büyük kentlerde yaşayan, küçük sorunlarla boğuşmaktan hayatı erteleyen orta sınıf insanların kendisiyle ve Tanrı ile girdiği hesaplaşmayı komedi diliyle ve izleyiciyi felsefi sorularla fazla boğmadan harmanlayıp sunmayı amaçlayan bir film.TV'nin vasat ama haber spikeri olmayı her şeyden çok isteyen ama hem iş başında hem de özel hayatında aksiliklerin bir türlü peşini bırakmadığı haber spikeri Bruce Nolan bu olayların tüm suçlusunun Tanrı olduğunu düşünür ve sürekli Tanrı'dan şikayet eder. Tanrısal güçlere sahip olan Bruce bu güçlerin tadını çıkaracak ama sonunda egosunun yarattığı kaosla yüz yüze gelecektir.


         Filmin baş kahramanı olan Bruce, hayatı standart bir düzeyde olan ve gün geçtikçe her şeyi bozulan, başına her türlü şansızlıklar gelen ve bu şanssızlıklardan dolayı sürekli Tanrı'yı sorumlu tutup ona şikayetlerde bulunan bir karakterdir. Bruce hayatı karşısında tümüyle çaresizdir. Kendi yaşantısını yönlendirememekte ve sınırlarını bir türlü aşamamaktadır. Başkalarının kendisine vermiş olduklarının sınırına çıkamamaktan yakınır. Bunu da şu kelimelerle ifade eder:

''Kendimi çaresiz hissetmeye başladım. Kırkıma yaklaştım. Peki elimde ne var?'' 

Buradan da anlaşılacağı gibi hiçbir şeyden memnun değildir Bruce. Yaşadığı hayatı o seçmemiştir. Tanrı istediği için bu hayatı yaşamaktadır. Bir bakıma özgür değildir seçimlerinde. Bu yüzden de memnun değildir hayatından, işinden ve evinden. Zaten varoluşçu karakterler genelde bir kısıtlama içerinde oldukları için özgürlüğe karşı bir sempati duyarlar. Bizim karakterimiz Bruce ise Tanrı'nın güçlerine sahip olduktan sonra özgür olmuştur. Ama Tanrı olduktan sonra bile bazı kısıtlamalar olmuştur Bruce'un hayatında.

''Tanrı olabilirsin ama iki şeyi asla yapamazsın. Birincisi Tanrı olduğunu kimseye söyleyemezsin. İkincisi ise insanların özgür iradelerine hükmedemezsin.''


          
          Çelik (2013)'e göre varoluşçu etkiler taşıyan sanat yapıtları, izleyiciyi/okuyucuyu bir maceraya sürüklemeyi değil, tam tersi izleyicinin/okuyucunun belleğinde bazı sorular uyandırarak onun bir takım çözümlemeler yapmasını amaçlar. Filmde ise bunu şu şekilde görmekteyiz. Bruce'un amacı dünyayı gezmek, yeni yerlerde bulunmak, maceralara atılmak değildir. Onun amacı sadece hayatını bir düzene oturtmak ve sevdiği mesleği hakkını vererek yapmaktır. Çünkü yaşadığı hayattan memnun değildir. Bu memnuniyetsizliğini de sık sık Tanrı'ya şikayetlerde bulunarak belirtmektedir:

''Ben iyi değilim. Orta karar işimden memnun değilim. Orta karar bir ev beni memnun etmiyor. Orta karar bir hayattan sıkıldım.''

          Varoluşçuluğa göre insan yaptığı seçimlerde yalnız kendi yaşamını etkilememektedir. İnsan seçimlerini yaparken tüm insanlıktan sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Çünkü insanın kendi için yaptığı tercih bile etrafını etkilemektedir. Bruce, Tanrı olduktan sonra sadece kendisini düşünmeye başlar. Bencilce davranır. Etrafındaki insanların ne düşündüğü artık onun için önemli değildir resmen. Etrafına ne kadar zarar verdiğini görmez. Sırf kendi zevkleri için dünyanın düzenini bozar. Dünyaya gök taşı düşürür elektrik kesintilerine sebep olur, sırf sevdiği kadını mutlu etmek için ayı dünyaya halatla çekip yaklaştırır ve dünyanın birçok yerinde tsunamilere neden olur.  Bunların hiç birinin farkına varmaz ve Tanrı olmayı bir eğlence olarak görür. Zamanla asıl Tanrı olaya el atar ve Bruce'un neler yaptığının farkına varmasına yardımcı olur. Önceleri dünyaya sadece kendi zevkleri, düşünceleri, istekleri açısından bakan Bruce artık sadece kendisini değil tüm insanlığı düşünerek hareket etmeye gayret eder.



            Buraya kadar filmin neden varoluşçu bir film olduğu hakkında çeşitli fikirler öne sürdük. Ama film tam bir varoluşçu yapıt olmadığı için filmin içerinde ters olan bazı durumlar da bulunmaktadır. Kısaca bunlara da biraz değinelim. Öncelikle filmdeki özgürlük kavramı sık sık değişmektedir. Bruce filmin başlarında özgür olmadığını şu kelimelerle belirtir: ''Ben mağdur değilim! Ben kurbanım! Tanrı elinde büyüteç olan yaramaz bir çocuk. Ben de karıncayım.'' diyerek yaşamının kendi elinde olmadığını, kendisine ait olan kararları sürekli Tanrı'nın verdiğini ve Tanrı'nın sürekli kendi önünde bir engel olduğunun söylemektedir. Filmin ortalarına geldiğimizde ise Bruce artık özgürlük konusunda sınır tanımaz bir hale gelmiş ve Tanrı'ya ''Artık sınır yok dostum! Gazabını göster bana. Çarp beni!'' diyerek artık Tanrı'dan korkmadığını ve onun kendisine sunduğu hayatı artık yaşamayacağını açıkça belirtmiştir. Filmin sonlarına geldiğimizde görürüz ki Bruce, Tanrı'ya artık tamamen teslim olmuş bir vaziyettedir. Bunu şu kelimelerinden anlarız: ''Benim için doğru olan kararı sen ver lütfen. Kendimi ellerine bırakıyorum.'' Buradan anlıyoruz ki Bruce'un özgürlüğü sürekli bir özgürlük değil, geçici ve gitgelleri olan bir özgürlüktür. Tanrı olduğu için kendini özgür hissetmemektedir.. Dostoyevski'nin de dediği gibi: ''Tanrı olmasaydı her şey mübah olacaktı.'' 




            Filmde bulduğumuz ve belirttiğimiz bu bulgulara göre ''Aman Tanrım!'' tam olarak varoluşsal özellikler taşıyan bir film değildir. Varoluşçuluğun birçok özelliğini barındırmakla birlikte varoluşsal akıma ters olan birçok özelliği de içerisinde barındırmaktadır. Film insanların sınırlarını zorlaması, yaşama karşı pozitif bakması ve özgürlüğün daim olmadığı gelip geçici olduğu konusunda başarılı bir örnek tescil eder. Aynı zamanda insanın Tanrı gibi güçleri olsaydı ne gibi sorunlar ortaya çıkacağını gösteren bir yapıttır. Buradan anlıyoruz ki insan sınırsız güçleri olsa dahi, yaşamı yine de kısıtlıdır. Bu sınırsız güçleri de sadece kendi için harcar, bencilce davranır ve etrafındakileri önemsemez. Ama unutulmaması gereken bir şey vardır ki: ''Dünyaya sadece kendi açımızdan bakmak, dünyada başkalarının olmadığı anlamına gelmez.''




Share
Tweet
Pin
Share
4 Comments

Herkese merhaba. Biliyorum çok da uzun bir zaman olmasa da buralardan uzak kaldım. Ama hayatımda öyle şeyler oluyor ki gerçekten buraya vakit bulamıyorum. Birkaç gündür tercih işlemleri ile uğraşıyordum. Biliyorsunuz ki bir Türkçe öğretmeniyim ve daha bu yıl atanacağım. Az önce de son kez girdim tercihlerimi. Çok fazla heyecanlı benim için. Sizce de öyle değil mi? Hayatı fazlasıyla değiştirecek bir an. Bolca dua edin ki istediğim yer gelsin. Hayatımı buna göre planlıyorum. Umarım öyle de olur. Lafı fazla da uzatmadan Ağustos ayında okuduğum kitaplarla sizi baş başa bırakıyorum. Her ne kadar bu ay biraz verimsiz geçse de kitap okuyabildiğim için mutluyum.


Sula/Toni Morrison



Kitabın ismi Sula. Kitaba ismini veren şey ise kitapta geçen bir karakter. Aslında bize aktarılan çoğu
düşüncelerin ve olayların merkezinde yer alan bir karakter. Sanırım bu yüzden yazar kitaba bu ismi
vermeyi tercih etmiş. Kitapta birbirinden tamamen farklı düşüncelerdeki ve davranışlardaki kadınlar 
üzerine kurulu. Kadının erkekle ilişkisi, kadının çevre ile ilişkisi, kadının kendisi ile ilişkisi ve siyah
kadının beyaz kadınla ilişkisi. Babasından ve annesinden hiç sevgi görmemiş iki kız çocuk kitabın merkezindedir. Bunlardan biri kitaba da ismini veren Sula diğeri ise onun en yakın arkadaşı olan Nelli'dir. Yalnızlıklarını birbirlerine duydukları sevgi ve arkadaşlıkla aşmaya çalışırlar. Bir bakıma da aşarlar. Çocukluk arkadaşı olan bu kızın yetişkinliğe adım atmaları onların hayatlarında büyük değişiklere yol açar. Sula kasabayı terk eder. Nelli bir adamla evlenir. Yıllar sonra Sula'nın kasabaya  dönüşündeyse artık her şey değişmiştir.

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/sulatoni-morrison.html


Zincire Vurulmuş Prometheus/Aiskhylos


Kitapta farklı kuşaktan tanrılar arasındaki anlaşmazlıklar ele alınmıştır. Tragedyanın baş kahramanı Olympos tanrılarına başkaldıran titan Prometheus ateşi tanrılardan çalmış ve onu insanlara vermiştir. Tanrıların kurmuş olduğu bu düzene de karşı geldiği için Zeus tarafından zincire vurulmuştur. Bu tragedyada yazar aklın kaba kuvvetten olan üstünlüğüne dikkat çekmek istemiştir. Akla ve özgür iradeye değer vermiştir.
 

Gezgin/Halil Cibran



Güzel ve Çirkin, bir gün deniz kıyısında karşılaştıklarında birbirlerine denizde yıkanmayı teklif ettiler. Böylece üstlerini çıkarıp suya girdiler. Çirkin, bir süre sonra kıyıya geri dönüp üstüne Güzel'in elbiselerini geçirerek oradan uzaklaştı. Denizden çıktığında elbiselerini bulamayan Güzel, çıplak kalmaktan fazlasıyla utandığı için Çirkin'in elbiselerini giyerek yoluna devam etti. O gün bugündür, herkes Güzel ve Çirkin'i birbiriyle karıştırdı. Yine de bazıları, ona ait olmayan kıyafetine rağmen Güzel'i tanırlar. Aynı şekilde Çirkin'in yüzünü de bilirler; zira elbiseleri onun gerçek kimliğini saklamaya yetmez.



Köpek Kalbi/Mihail Burgakov


Sokakta bir köpek bulan Filipoviç bu köpeği o dışarıdaki sefil yaşamından kurtarır ve onu muayenehanesine getirir. Hem sıcak bir yuvada olan hem de karnı doyan köpek mutludur. Bunu nereden mi biliyoruz? Köpeğin iç sesinin yansımalarını verir bize yazar. Bir insanın aklından geçenler nasıl kitaplara yansıtılırsa bu kez de bir hayvanın içinden geçenler yansıtılır. Köpeğe sürekli iyi davranır Filipoviç. Köpekse başına geleceklerden habersiz hem bu hayatın keyfini çıkarır hem de her fırsatta ne kadar da şanslı olduğunu düşünür. Derken o gün gelip çatar. Bir dün doktor aniden köpeği zorla tutarak ameliyat masasına yatırır. Suçlu ve pis ağızlı olan bir insanın hipofiz bezleri köpeğe nakledilir. İşte ne olduysa ondan sonra olur aslında. Köpek Şarik, bu ameliyattan sonra hızlı bir şekilde insanlaşmaya başlar. Bir yandan fiziki özellikleri diğer yandan da ruhsal özellikleri de değişmeye başlar. Küfürbaz, sigara içmeden duramayan, kadınları sürekli taciz eden birine dönüşür. Kendisine isim bile verir. artık onun adı Poligraf Poligrafoiç.

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/kopek-kalbi-mihail-burgakov.html



Yüreğinin Götürdüğü Yere Git/Susanna Tamaro




Seksen yaşındaki bir büyükannenin uzaklardaki torununa vefatı sonrası okuması için yazdığı mektuplardan oluşur. Torunu ile yaptığı anlaşma nedeniyle onunla iletişim kurması yasaktır ve bu yüzden de ona mektuplar yazar ve vefatından sonra okunması için saklar. Büyükanne kendi hastalığından, geçmişe dair anılarından pişmanlıklarından hislerinden bahseder. Ancak bu yazdıklarını okuyucuya bir o kadar da sevgi dolu ve yalın bir dille aktarır. 


Bay Rüzgar ve Bayan Yağmur/Paul de Musset



Jean Pierre adında yoksul bir değirmenci vardır. Geçimini değirmende öğüttüğü tahıllar ve bahçesinde yetiştirdiği sebzeler ile sağlamaktadır. Ancak değirmeni öyle bir yerde bulunur ki ne rüzgar iyi esmektedir ne de fazla yağmur yağmaktadır. Böyle böyle yoksulluk içerisinde geçer günleri. Yaşı da yavaş yavaş ilerlemeye başlayınca Claudine adında bir kadınla evlenir ve bir erkek çocukları olur. Ancak çok geçmeden kadın hastalanır ve elde avuçta olan para da ona gider. Artık büsbütün yoksulluk çekerler. Günler böyle birbirini kovalarken bir akşam şiddetli bir rüzgar eser. O esnada karısı ve oğlu uyumaktadır. Zaten her tarafı dökülen evin kalan yerleri de dökülmek üzeredir. Birden içeriye meleğe benzeyen bir adam girer. Bu adam Bay Rüzgar'dır. kendisinden bir sandalye ister dinlenmek için. Uzak diyarları dolaşıp geldiği için yorgundur. O gittikten sonra arkasından şiddetli bir yağmur gelir. Bu defa gelen de Bayan Yağmur'dur. O da aynı Bay Rüzgar gibi dinlenmek için bir sandalye ister. Her ikisi de giderken bir ihtiyacı olduğunda kendi yaşadıkları yere gelebileceklerini söylerler ve giderler. Yavaş yavaş değirmencinin işleri düzelir. Artık değirmeni döndürecek rüzgar ve sebzelerin de yetişmesi için yağmur vardır. Ancak bu yeni kurdukları düzen de bir yere kadardır. Bağlı olduğu Baron'un eve gelmesiyle her şey değişmeye başlar.

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/bay-ruzgar-ve-bayan-yagmurpaul-de-musset.html



Pericadı/Viktoria Bosnyak


Budapeşte'de bir ilkokuldayız. Bu okulda 4/D sınıfına giden Laci ise bizim kitapkurdu öğrencimiz. Okul fazlasıyla büyük ve yıllardır da bulunduğu yerde durmakta. Yemekhanesi, sınıfları, koridorlarıyla kocaman. Bir şey eksik gibi sanki. Bir kütüphane. Evet bu okulda bir kütüphane var. Bilin bakalım bu kütüphaneye sadece kim geliyor? Doğru bildiniz: Laci. Neden mi sadece o geliyor? Çünkü kütüphane görevlisi olan kadın yani Aranka Mort yaşlı ve huysuzdur. Diğer öğrenciler de onun bu yönlerinden dolayı değil kütüphaneye gitmek kapısının önünden dahi geçmezler. Kütüphane sorumlusu Aranka Mort'un tek ziyaretçisi Laci'dir. Bir gün Laci'nin kütüphaneden aldığı bir kitabı okuyup arkadaşının da ondan almasıyla işler değişir tabi. Bu arkadaşı hiç kitap okumaz ve  eline Laci'den aldığı Pal Sokağı Çocukları adlı kitap geçince fikri değişmeye başlar. Neden mi dersiniz? Çünkü Laci'nin eşsiz bir yeteneği vardır. Laci kitapları okurken beğenmediği yerler olursa onları farklı bir şekilde hayal eder ve bu hayaller de kitaplarda değişiklere neden olur. İşte Pal Sokağı Çocukları da böyle bir kitaptır. Gelelim Aranko Mort'a. Evet bir kütüphane görevlisi olduğunu söyledik. Ama onun da kendince sırları vardır ve görevini de devam ettirebilmesi için de Laci'ye ihtiyacı vardır. Sizce görevine devam edebilecek mi? En önemlisi de bu kitaptaki pericadı kim?

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/pericadvictoria-bonsyak.html







Share
Tweet
Pin
Share
20 Comments

 




Kitabın Adı: Pericadı
Yazarı: Victoria Bonsyak
Sayfa Sayısı: 152
Yaş Aralığı: 9-11
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları

Hepimiz okula başladığımızda illa ki okulu tanıtan bir gezi yapmışızdır. Sınıflar, laboratuvarlar, öğretmenler odası ve tabi ki de kütüphane. Çok az okulda kütüphane vardır. Her okulda nedense göremeyiz. Halbuki okulun olmazsa olmazlarından biridir bana göre kütüphane. 

Daha dördüncü sınıfa giderken kendi kendime keşfetmiştim kütüphaneyi. İlk girdiğim anda hangi kitabı okumaya bir türlü karar verememiş, bir o rafa bir bu rafa zıplayıp durmuştum. Ne çocuksu bir heyecan. Şimdi bu kitabı okuduğumda da anılarım canlandı diyebilirim. Aynı benim gibi dördüncü sınıfa giden bir öğrenciden bahsediyor kitap.

İsmi zaten yeterince şaşırtıcı değil mi? Pericadı. Peri mi yoksa cadı mı? Yazar karar verememiş gibi görünüyor. Ama kitabı elinize alıp okumaya başladığınız anda aslında yazarın kitaba neden bu ismi seçtiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Fazla konuşuyorum yine. Çok da uzatmadan işte kitabın konusu kısaca sizlerle. Budapeşte'de bir ilkokuldayız. Bu okulda 4/D sınıfına giden Laci ise bizim kitapkurdu öğrencimiz. Okul fazlasıyla büyük ve yıllardır da bulunduğu yerde durmakta. Yemekhanesi, sınıfları, koridorlarıyla kocaman. Bir şey eksik gibi sanki. Bir kütüphane. Evet bu okulda bir kütüphane var. Bilin bakalım bu kütüphaneye sadece kim geliyor? Doğru bildiniz: Laci. Neden mi sadece o geliyor? Çünkü kütüphane görevlisi olan kadın yani Aranka Mort yaşlı ve huysuzdur. Diğer öğrenciler de onun bu yönlerinden dolayı değil kütüphaneye gitmek kapısının önünden dahi geçmezler. Kütüphane sorumlusu Aranka Mort'un tek ziyaretçisi Laci'dir. Bir gün Laci'nin kütüphaneden aldığı bir kitabı okuyup arkadaşının da ondan almasıyla işler değişir tabi. Bu arkadaşı hiç kitap okumaz ve  eline Laci'den aldığı Pal Sokağı Çocukları adlı kitap geçince fikri değişmeye başlar. Neden mi dersiniz? Çünkü Laci'nin eşsiz bir yeteneği vardır. Laci kitapları okurken beğenmediği yerler olursa onları farklı bir şekilde hayal eder ve bu hayaller de kitaplarda değişiklere neden olur. İşte Pal Sokağı Çocukları da böyle bir kitaptır. Gelelim Aranko Mort'a. Evet bir kütüphane görevlisi olduğunu söyledik. Ama onun da kendince sırları vardır ve görevini de devam ettirebilmesi için de Laci'ye ihtiyacı vardır. Sizce görevine devam edebilecek mi? En önemlisi de bu kitaptaki pericadı kim?

Yazar kitabı yazarken sanki bizlerle konuşuyor gibidir. Olayların dışında değil de doğrudan hep içindedir. Yeri gelir bize bazı bilgiler verir. Bu bilgileri hikayenin tam orta yerinde kesip bize aktarır. Ama verilen bu bilgiler kitaptan tamamen bağımsız değildirler. Kitapta geçen ve kitabı okuyan çocuğun daha önce o kelimeyi ya da özlü sözü duymamış olabileceğini de düşünerek yer vermiştir bunlara.

''Cep kitabı nedir biliyorsun değil mi? Yani tabii ki ceplerden bahseden kitap değil, cebe girebilecek kitap. Peki ama sen hiç, bir çocuğun cebine girebilecek kitap gördün mü?''

Kitapta eğlenceli kısımlar da mevcut. Yazar her bölüme başlarken bize bölümle ilgili bazı bilgiler veriyor. O bölümü nasıl yazdığını, nerde geçtiğini ve sıkılabileceğimizden bahsediyor. Ara ara sayfalara da espriler sıkıştırıyor. Hani deyimler ve ata  sözleri aslında farklı anlamlara gelir ya bize onları açıklıyor. Bu sözlere tam da küçük bir çocuğun gözünden bakıyor. Hem de kitabı okuyan çocuklara eğitici yönden bir fayda sağlanmış oluyor.

''Oysa planları suya düştü. (Lütfen gerçekten suya düşüp düşmediğini sorma, boşa çıktı yani başarısız oldu.)

''Biz sadece....'' diyerek yardım etmek istedi Dori ama kütüphaneci lafını kesti. (Hayır, tabii ki bıçakla değil, daha neler.... Sen de biliyorsun ki bu bir peri, Harami değil!)

Her şeyiyle tam da çocukların hem okurken eğlenebileceği hem de yeni şeyler öğrenebileceği bir kitap. Hayal gücünün de sonuna kadar zorlanabileceği bir kitap. Aklıma da ne geldi bakın. Siz de çocuğunuzla ya da öğrencilerinizle bu kitabı ya da başka bir kitabı okurken de olabilir Laci gibi davranmaya ne dersiniz? Onun gibi kitapta hoşunuza gitmeyen yerlerde başka şekilde nasıl devam edebilir diye düşünebilirsiniz. Eminim ortaya eğlenceli şeyler çıkar. Denerseniz mutlaka buraya da yazmayı unutmayın. Sonucunu merakla bekliyorum :)

Share
Tweet
Pin
Share
7 Comments


Kitabın Adı: Bay Rüzgar ve Bayan Yağmur
Kitabın Yazarı: Paul de Musset
Sayfa Sayısı: 132
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları
Yaş Aralığı: 8-11
Türü: Roman

Jean Pierre adında yoksul bir değirmenci vardır. Geçimini değirmende öğüttüğü tahıllar ve bahçesinde yetiştirdiği sebzeler ile sağlamaktadır. Ancak değirmeni öyle bir yerde bulunur ki ne rüzgar iyi esmektedir ne de fazla yağmur yağmaktadır. Böyle böyle yoksulluk içerisinde geçer günleri. Yaşı da yavaş yavaş ilerlemeye başlayınca Claudine adında bir kadınla evlenir ve bir erkek çocukları olur. Ancak çok geçmeden kadın hastalanır ve elde avuçta olan para da ona gider. Artık büsbütün yoksulluk çekerler. Günler böyle birbirini kovalarken bir akşam şiddetli bir rüzgar eser. O esnada karısı ve oğlu uyumaktadır. Zaten her tarafı dökülen evin kalan yerleri de dökülmek üzeredir. Birden içeriye meleğe benzeyen bir adam girer. Bu adam Bay Rüzgar'dır. kendisinden bir sandalye ister dinlenmek için. Uzak diyarları dolaşıp geldiği için yorgundur. O gittikten sonra arkasından şiddetli bir yağmur gelir. Bu defa gelen de Bayan Yağmur'dur. O da aynı Bay Rüzgar gibi dinlenmek için bir sandalye ister. Her ikisi de giderken bir ihtiyacı olduğunda kendi yaşadıkları yere gelebileceklerini söylerler ve giderler. Yavaş yavaş değirmencinin işleri düzelir. Artık değirmeni döndürecek rüzgar ve sebzelerin de yetişmesi için yağmur vardır. Ancak bu yeni kurdukları düzen de bir yere kadardır. Bağlı olduğu Baron'un eve gelmesiyle her şey değişmeye başlar. Sizce bizi nasıl bir son bekliyor olabilir?

Kitabı okurken fazlaca eğlendim ve öyle ki tek oturuşta bitirdim. Bir çocuk olsam da eminim severek okurdum. Karakterleri fazlasıyla ilginçti ve biraz da İngiliz tarihinde esinlenilmişti. Dili de öylesine sade bir biçimde oluşturulmuş ki kitabı rahat bir şekilde okuyabiliyorsunuz.

Kitapta hemen hemen her sayfada resimler mevcuttu. Bu da okurken hem karakterleri ve olayları zihnimizde canlandırmamızı kolaylaştırıyor hem de kitabı okurken sıkılmamamızı sağlıyor. Zaten resimlemeler de ilgi çekici. Bu yaşlarda bulunan çocuklar için daha çok doğa üstü olan resimler ilgi çekici oluyor. Okuma istekleri daha da artmış oluyor. Çocuk kitaplarında yaşa göre yazı ve resimde oranlamalar vardır. Yaş ilerledikçe resim oranı düşer ya da kaybolur. 8-11 yaş aralığındaki çocuklarsa en şanslıları bana kalırsa. Hem kitaplar hem de resimler fazlasıyla ilginç olabiliyor.

Sınıflar arası ayrım net olarak verilmiş. Sanırım yazarın yaşadığı dönemde sınıflar arasında bu şekilde net bir ayrım söz konusuymuş. Baronlar daha doğrusu piramidin tepesinde bulunan o zengin ve unvan sahibi insanlar, halk ve kendileri arasında net bir şekilde sınır çekmişler. Bu yüksek tabakadan olan insanlar halkı kendine bağlamışlar ve onlardan yüksek miktarda vergiler almaya çalışmışlardır. Zaten yoksul olan insanlar iyice yoksulluk çeker duruma gelmişlerdir. 

İnsanın aç gözlülüğü her yerde her dönemde. Bu aç gözlülük ile ilgili kitapta karşımıza Baron ve değirmencinin karısı çıkıyor. Her ikisi de tamamen aynı davranıyor. Aç gözlülüğün zenginlik ya da yoksulluk ile ilişkisi cidden yok. Baron zengin ama hala daha fazlasına en çok onda olmasına hatta tek kendisinde olmasına çabalıyor. Değirmencinin karısı ise elindeki emekle kazanılmış az paraya değer vermektense daha fazla sahip olma peşinde.

Kitapta sevmediğim bir nokta kadınların dedikoducu olarak gösterilmesi. Halbuki erkeklerin de kadınlardan aşağı kalır bir yanı yok. Dedikodunun da başa neler getirdiği ortada. Kime iyilik olmuş ki iyilik bekliyoruz. Değirmencinin karısı dedikodu yapmaktan hiç geri durmuyor. Hatta sırf bu yüzden her şeylerinden oluyorlar. Elde avuçta olan paradan ve Bay Rüzgar ile Bayan Yağmur'un onlara verdiği değerli hediyelerden.

Kitapta sevdiğim yerlerden birisi kitap içinde kitap olmasıydı. Evet bu bir roman ama içerinde de bir tiyatro metni bulunuyordu. Tabii öylesine değil, kitapla bağlantılı olarak yer verilmişti. Düğüm bölümünün asıl olaylarından birinde yer alıyordu. Değirmencinin oğlu Baron'un evine tiyatro canlandırmak için gidiyordu ve orada okuyordu bu metni de. Bir türün içerinde çocuğa başka bir türün de aşılanması bana kalırsa fazlasıyla eğitici. Bir taşla iki kuş vurmuş oluyoruz. 

Kısacası  birçok eğitici yönü bulunan bir kitap. Ancak bana kalırsa yaş düzeyi biraz daha ileri olabilirdi. Mesela 10-12 gibi. Çocukların anlam kurmasında ve bazı değerleri öğrenmesi açısından önceki yaşların daha erken olduğunu düşünüyorum. Onun dışında gerek konusuyla gerek karakterleriyle güzel bir kitaptı. Çocuklarınızın okuması için kitap arıyorsanız mutlaka aklınızda bulunsun. Hatta daha fazla kitap için https://www.cancocuk.com/ bu adrese tıklayıp yaş aralığına göre kitaplara ulaşabilirsiniz. Tekrar görüşmek dileğiyle...


 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments

 Fullmetal Alchemist: Brotherhood


Edward ve Al iki erkek kardeştir. Babalarının evi terk etmeleri üzerine onun kitaplarını okuyarak ve oradaki bilgileri uygulayarak kendi kendilerine simya öğrenirler. Bir gün anneleri birden hastalanır ve birkaç gün içerisinde de ölür. İki kardeş annelerini tekrar geri getirmek için simyaya başvururlar. Ancak bu kullandıkları bu teknik simyada yasaktır ve sonuçlarını kimse bilmemektedir. Ölen kişiyi geri getirmek için kullanılan bu tekniği kullanmaları ile Edward kolundan ve bacağından Al ise vücudundan olur. Kardeşinin ruhunu son anda bir zırha bağlayan Edward onu yok olmaktan kurtarır. Yaşadıkları yerden ayrılırlar bu olaylardan sonra. Artık tek bir amaçları vardır kaybettikleri vücutlarını geri alabilmek. Bu yolculukta ise başlarına olmadık şeyler gelir. Homoculuslar, kimeralar, ordu, askerler, insanlar ve daha niceleri. 

Bu anime önceki yazımda da anlattığım animenin aynısı denebilir. Ancak bildiğiniz gibi animeler mangaların ekranlara uyarlanmış halleridir. İlk yapılan anime daha manga devam ederken bitirilmiş ve mangasına çok da  sabit kalınmamış. Bu yüzden tekrardan farklı bir isimle mangaya uygun olarak olarak yeniden ekranlara dönmüş. Size tavsiyem ikisini de izlemeniz. Diğer anime için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

https://kitap28.blogspot.com/2021/07/anime-onerileri-1.html


Kumo Desu ga, Nani Ka?


Kahraman ve Şeytan Kralı birbirleri ile savaşmaktadırlar. Bu defa savaştıkları yer ise dünyadır. Kahraman ve Şeytan Kralı arasındaki bu mücadelede yoğun miktarda büyü ortaya çıkar ve dünyada bir lisenin bulunduğu alana isabet eder. Böylece bir sınıftaki bütün öğrenciler ve bir öğretmen ölür. Bu patlamada ölen herkes farklı bir dünyada reenkarne olurlar. Neredeyse herkes insan olarak reenkarne olmuştur. Sınıfta ise diğerleri tarafından dışlanan ve uyumsuz olarak nitelendirilen bir kız hariç. O bir örümcek olarak reenkarne olur. Yine mevcut durumunu güçlendirip sayısız güçler elde eder. Tüm dünyada tanınan bir hal alır. Ancak onun bu farkında olmadan güçlenmeleri ilerde büyük sorunlara yol açacaktır. Sırf ana karakter için izlenir bence. Örümcek o kadar eğlenceli bir karakter ki izlerken eğleniyorsunuz.   


Clannad


Küçük yaşta annesini kaybeden Tomoya babası ile yaşamaktadır. Babası ise tam bir alkoliktir. Bir aralarında geçen bir tartışmada Tomoya yaralanır ve aralarındaki o incecik bağ da kopar gider. Ayrıca bu yaralanma ile de basketbolu çok seven Tomoya'nın bir basketbolcu olma hayalleri de artık bitmiştir. Gittikçe arkadaşlarından uzaklaşır. Sadece Youhei Sunohara adında bir arkadaşı vardır. Bir gün okulda hiç arkadaşı olmayan Nagisa ile tanışmasıyla hayatı birden değişmeye başlar. En sevdiklerimden birisi bu anime. İzlerken yer yer ağlamışlığım bile vardır. Anime tek karakter üzerine odaklanmış gibi gözükse de aslında birden fazla kişinin hikayesi bizi karşılıyor ve her biri de fazlasıyla değerli. Gerçek hayatla da bir o kadar bağlantılı. En sevdiğim yeri ise sonda çalan Dango ailesi ile ilgili olan şarkı. Aşağıya linkini koyuyorum.




Share
Tweet
Pin
Share
4 Comments



Kitap: Köpek Kalbi
Yazar: Mihail Burgakov
Sayfa Sayısı: 132
Tür: Roman
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

Herkese merhaba. Bugün Mihail Burgakov'un yazdığı Köpek Kalbi adlı romanıyla sizlerleyim. Mihail Burgakov'dan okuduğum ilk kitaptı. Dolayısıyla da dilini de bilmediğim için de biraz tereddüt ederek başladım kitaba. İlk başlarda konu bütünlüğünü kurmakta zorlansam da sayfalar ilerledikçe daha da fazla oturmaya başladı bende hikaye. Köpek Kalbi, dünya çapında tanınmış bir doktor olan doktor Filip Filipoviç'in sokakta bir köpek bulması ve bu köpeğin hipofiz bezini ameliyat ederek bir insanınki ile değiştirmesi sonucu meydana gelen olaylardan bahseder. 

Sokakta bir köpek bulan Filipoviç bu köpeği o dışarıdaki sefil yaşamından kurtarır ve onu muayenehanesine getirir. Hem sıcak bir yuvada olan hem de karnı doyan köpek mutludur. Bunu nereden mi biliyoruz? Köpeğin iç sesinin yansımalarını verir bize yazar. Bir insanın aklından geçenler nasıl kitaplara yansıtılırsa bu kez de bir hayvanın içinden geçenler yansıtılır. Köpeğe sürekli iyi davranır Filipoviç. Köpekse başına geleceklerden habersiz hem bu hayatın keyfini çıkarır hem de her fırsatta ne kadar da şanslı olduğunu düşünür. Derken o gün gelip çatar. Bir dün doktor aniden köpeği zorla tutarak ameliyat masasına yatırır. Suçlu ve pis ağızlı olan bir insanın hipofiz bezleri köpeğe nakledilir. İşte ne olduysa ondan sonra olur aslında. Köpek Şarik, bu ameliyattan sonra hızlı bir şekilde insanlaşmaya başlar. Bir yandan fiziki özellikleri diğer yandan da ruhsal özellikleri de değişmeye başlar. Küfürbaz, sigara içmeden duramayan, kadınları sürekli taciz eden birine dönüşür. Kendisine isim bile verir. artık onun adı Poligraf Poligrafoiç.

Kitapta benim dikkatimi çeken şeylerden kısa kısa bahsedeceğim. Öncelikle ilk dikkatimi çeken şey köpeğe isim verilirken takvim arkasında yer alan isimlerden birinin seçilmesi. Bizde de takvimlerde böyle değil midir? Her takvim yaprağının arkasında hem kız için hem de erkek için isim önerileri bulunur. Aynı onun gibi işte. Bu detayı görünce vay be dedim.

İnsanların sokaktaki hayvanlara yaptıkları eziyetler hem dönem karşımıza çıkıyor. Kitabın başında Şarik insanlar tarafından tekmelendiğinden ve bir aşçının ona kaynar su döktüğünden bahseder. İnsanlar bolluk içerisinde yaşarken kendinden düşük durumda olarak gördükleri canlılara acımasız bir tavır takınırlar. Doktor bile Şarik'i evine alırken bir çıkar gözetir. 

Şarik insanlaşmaya başladıktan sonra çevresi tarafından kısıtlamalara tabi tutulur. Diğeri onu hala onu bir hayvan olarak görmektedir ve üstünde bir iktidar kurmaya çalışırlar. Davranışlarını düzeltmesini söylerken bazen bir köpek gibi bazense bir insan gibi davranmasını söylerler ve Şarik'in bocalamasına yol açarlar. Bir süre sonra baskı altında bırakılan her insan gibi bir patlama evresi geçirir. Şarik'in üzerinde tamamen söz sahibi olma haklarını kaybederler. Kendisine kimlik de çıkartarak bunu güzel bir şekilde gösterir onlara. 

Günümüzde de sıkça gündem bir konu olan hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden bahsedilir. Şarik üzerinde bir deney yapan doktor ona ne olacağını umursamaz. Onu ameliyat masasına yatırırken hayvana ne olacağına dair bir düşüncesi yoktur. Önemli olan deneyinin başarıya ulaşıp ulaşmayacağıdır.

 Kitap yazıldığı dönemde yasaklanmıştır. Bunun nedeni ise aslında kitabın bir köpeğin insana dönüşümünü değil de Sovyet rejiminin ideallerini toplum üzerinde uygulamasını eleştirmesidir.  Aç, sefil bir haldeyken doktorun ona verdiği bir dilim ekmeğe muhtaç olan köpek halkı temsil ediyor bir nevi. Doktorun evinde ameliyat zamanına kadar güzel vakit geçirmesi, her gün yüzlerce hasta muayene etmesi ve son olarak da ameliyatı yapması ile bir devrim gerçekleşir. Yapılan ameliyat her ne kadar iyi olsa da hedeflenen amaca hizmet etmemiştir. Bu da halkın devrim sonrası durumunu temsil ediyor.

Kısacası sevdiğim bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarını da okumanın yolunu açtı diyebilirim. Siz de okuduysanız düşüncelerinizi merak ediyorum. Görüşmek üzere... 

Share
Tweet
Pin
Share
7 Comments

 



Kitap: Sula
Yazarı: Toni Morrison
Sayfa Sayısı: 188
Tür: Roman
Yayınevi: Sel Yayınları

Herkese merhaba. Yine bir kitap yorumu için buradayım. Bu aralar buraları fazlaca ihmal etmeye başladım nedense. Hala içimdeki o durgunluk devam etmekte. Ama biraz biraz da olsa aşıyor gibiyim kendimce. 

Bugün farklı bir ülkenin edebiyatına yönelik bir kitap yorumu için buradayım. Amerikan edebiyatı ama Afro Amerikan edebiyatı ile. Her zaman farklı türlerde ve farklı ülkelerin edebiyatlarından kitaplar okumaya dikkat ediyorum ki farklı dünyalara yolculuk edebileyim. 

Dediğim gibi bu defa Afro-Amerikan edebiyatından bir eser okudum. Kitabın ismi Sula. Kitaba ismini veren şey ise kitapta geçen bir karakter. Aslında bize aktarılan çoğu düşüncelerin ve olayların merkezinde yer alan bir karakter. Sanırım bu yüzden yazar kitaba bu ismi vermeyi tercih etmiş. Kitapta birbirinden tamamen farklı düşüncelerdeki ve davranışlardaki kadınlar üzerine kurulu. Kadının erkekle ilişkisi, kadının çevre ile ilişkisi, kadının kendisi ile ilişkisi ve siyah kadının beyaz kadınla ilişkisi. 

Kitapta olaylar belirli bir sıra ile işlenmiştir. Her bölümün başında bir tarih atılıdır. 1910 yılında başlar ve 1960 yılında biter. Yazar olayları bir tarihçi gibi anlatır. Olaylara dışarıdan bakar yani hakim anlatıcı gözüyle.  1919 yılında siyahilerin yaşadığı kasabaya yarı deli bir vaziyette dönen Shadrak ile başlar kitap ve onunla da sona erer. Şöyle bir bakınca aslında bir rolü yokmuş gibi görünse de olayların ilerleyişine istemeden de olsa fazlasıyla katkıda bulunur ve olaylara farklı bir yöne çeker. 

Babasından ve annesinden hiç sevgi görmemiş iki kız çocuk kitabın merkezindedir. Bunlardan biri kitaba da ismini veren Sula diğeri ise onun en yakın arkadaşı olan Nelli'dir. Yalnızlıklarını birbirlerine duydukları sevgi ve arkadaşlıkla aşmaya çalışırlar. Bir bakıma da aşarlar. Çocukluk arkadaşı olan bu kızın yetişkinliğe adım atmaları onların hayatlarında büyük değişiklere yol açar. Sula kasabayı terk eder. Nelli bir adamla evlenir. Yıllar sonra Sula'nın kasabaya dönüşündeyse artık her şey değişmiştir.

Her iki topluluğun da nasıl birbiri le net bir çizgi ile ayrıldığına şahit oluruz. Ne siyahiler beyazlarla iletişim kurmakta  ne de beyazlar siyahilerle herhangi bir yakınlıkta bulunmaktadırlar. Nasıl su ve yağ birbirine karışmaz da bir sınırla da olsa birlikte dururlar. İşte onlar da öyledirler. Siyahilere özel bölgeler vardır ve onlara bir azınlıkmış gibi davranılmaktadır. Yani yoğun bir ırkçılık güdülmektedir. Tabi ki bunda insanların olduğu kadar devletin de payı vardır. Halkı ortadan ikiye bölerek ırklar arasında bir üstünlük ve aşağılık gibi bir durum oluşturulmuştur. Bu da her iki toplumun birbiri ile kaynaşmaya yanaşmaması için de iyi bir nedendir. Hem de insanlar için de bir bahanedir. İki toplum birbiriyle sadece para karşılığı birlikte olan insanlar vasıtası ile iletişim kurarlar. Bu rol de kitapta kadınlara atfedilmiş. Ancak baktığımız zaman bunun dahi çok sık yaşanmadığını görüyoruz. Demek ki her anlamda bir ayrılma söz konusu.

Birbirinden farklı yaşamlara sahip kadınlar büyük bir öneme sahiptir. Kitap kadınlar üzerine kuruludur. Erkekler ise sadece o kadın karakterleri geliştirmek için yan karakterlerde bulunurlar. Her ne kadar önemsiz gibi dursalar da olayların gidişatında büyük rollere sahiptirler. Kimi zaman kadın karakterlerin ileriye kimi zaman da geriye doğru gelişmelerine neden olurlar. Sula ise bu aralıkta sürekli bocalayan bir kızdır. Nelli ise bir dönem bocalar daha sonra kendine uygun bir eş bulup yuva kurunca ve çocuklara sahip olunca ileriye doğru bir gelişme gösterir. ancak hepsinin ilerleyişi ya da gerileyişi birbirlerine bağlıdır. Aralarında birbirlerinin bile farkında olmadığı bir bağ vardır.

Kısacası kitap kadınların hayata olan bakışları ve yaşayışları ten rengine bakmaksızın her yerde ve her tarihte aynıdır. Bir bocalamadır devam eder. Toplum kadınların erkeksiz yaşayamayacağını düşünür. Bu bakımdan kitap bir tokat niteliği görür. Kitaptaki kadınlar kendi ayakları üzerinde durma çabasında olan kadınlardır. Birbirimiz olmadan var olamayız belki ama birbirimize de körü körüne gereğimiz yoktur. Biz kadınlar erkekler olmadan da güçlüyüz. Bir şeyler başarabilmemiz için evet yanımızda birisini isteyebiliriz ama onun olması da şart değildir. Önemli olan kendi kendimize yetebilmemiz.


Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments
Newer Posts
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose