Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨

 

Merhaba Kitap Dünyası bloğu sakinleri! Umarım hepinizin keyifleri yerindedir ve bir nebze de olsa şu kapanma günlerinde kendinizi oyalayacak şeyler bulabiliyorsunuzdur umarım. Ben zamanımı bol bol anime izleyerek ve kitap okuyarak geçirmeye çalışıyorum. Ve tabi son zamanlarda da mülakat için çalışmaya da başladım yavaştan. Hazır vaktim varken kendimi mutlu edecek şeyler yapmak istiyorum bolca. Bu ay olabildiğince okumaya çalıştım. İşte okuduklarım:


Mülksüzler/Ursula K. Le Guin

          Bu kitaba mart ayında başlamama rağmen ancak nisan ayının ilk haftasında bitirebildim. Yanlış anlaşılma olmasın kitap gerçekten fazlasıyla güzeldi. Sadece ben distopya tarzı kitaplar okumaya alışık değilim. Daha yeni yeni bu türde kitaplara yöneliyorum. Kitabın türü ise roman. Daha doğrusu bilimkurgu ögelerinin yer aldığı distopik bir roman. Konusundan kısaca bahsedecek olursam: Anarres ve Urras adlı birbirinin uydusu olarak nitelendirilen iki gezegen vardır. Anarres Odu’yu takip eden anarşistlerin, Urras ise kapitalistlerin ve devletçilerin yer aldığı bir gezegendir. Olaylar ise Shevek adlı bir Anarreslinin Urras’a gitmesi ile başlar. Eğer kitap hakkında daha detaylı bilgiler edinmek istiyorsanız bloğumdaki yazıma bakabilirsiniz.

https://kitap28.blogspot.com/2021/04/iki-farkl-dunyann-hikayesi-mulksuzler.html


       Martı-Vişne Bahçesi/Anton Çehov

      Bu kitap Anton Çehov’dan okuduğum ilk kitaptı. Türü ise tiyatro. İçerisinde Martı ve Vişne Bahçesi adında iki adet tiyatro bulunuyor. Bundan sonra her ay bir tiyatro metni okumaya karar verdim. Böylece farklı tarzlarda yazılmış metinler görme imkânım daha çok oluyor. Konusuna gelecek olursak: Martı'da göl kenarındaki bir çiftlikte bir araya gelen farklı sanatlarla ilişkileri olan insanları konu edinir. Özellikle dört karakter üzerinden anlatılır olaylar. Bunlar: saf bir kız olarak karşımıza çıkan Nina, bir zamanlar tiyatrolarda boy gösteren ama son zamanlarda sönmeye başlayan bir yıldız olan İrina Arkadina, Konstantin Treplev ve pek ünlü olmasa da bir tiyatro yazarı olan Trigorin. İkinci tiyatro Vişne Bahçesine gelecek olursak, içinde vişne bahçesinin bulunduğu büyük bir çiftliğin borçların ödenememesi nedeniyle satılması söz konusudur. Çiftlik sahipleri sık sık geriye dönüşler yaparak çocukluk anılarını anlatırlar çiftlikle ilgili. Yeni düzene karşı çıkıp mülklerini ellerinde tutmaya çalışırlar.



          Eşekli Kütüphaneci/Fakir Baykurt

         Fakir Baykurt'tan okuduğum ilk kitap. Kitabın türü ise roman. Eğer Fakir Baykurt'un herhangi bir kitabını okumadıysanız bu kitapla başlamanızı önerebilirim. Kitapta eşekler aracılığıyla köylere kitaplar taşıyan zamanla ismi Eşekli Kütüphaneci olarak anılan Mustafa Güzelgöz anlatılıyor. Kendi imkan olanaklarını zorlayarak yaşadığı yeri geliştirmek, insanları geliştirmek için canla başla çabalayan bir adam. Aynı zamanda yaşanmış olaylardan oluşan bu kitabın içerisine yazar bazı kurgu olaylar da serpiştirmiş. Kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız aşağıdaki linkten bloğuma uğrayabilirsiniz.

https://kitap28.blogspot.com/2021/04/esekli-kutuphaneci-kitap-yorumu.html


        Çizgili Pijamalı Çocuk/John Boyne

    Çocuk kitapları arasında geçen ama büyüklerin de mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm etkileyici bir kitap. Kitabın türü roman. Özellikle ortaokul döneminde yer alan 7 ve 8. sınıf öğrencileri için daha ideal. Kitapta Nazi Almanya'sı döneminde yaşayan dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden o dönemde yaşananlar anlatılıyor. Birbirinden tellerle ayrılmış iki farklı dünyaya şahit oluyoruz. Tüm gerçekliğiyle yaşananları gözler önüne seriyor. Detaylı bilgiler için aşağıdaki linkten ilgili yazıya ulaşabilirsiniz. 

https://kitap28.blogspot.com/2021/04/tellerin-arkasnda-bir-dostluk-hikayesi.html


       Şiirler/Pablo Neruda

      Bazen canımız roman, öykü ya da başka bir şey okumaz istemez de şiire yöneliriz. Şiir o günlük koşuşturmanın o küçücük soluklanışlarında bile bize bir huzur verir. Sanatla aramızdaki o bağı korur. Hele ki farklı kültürlerden okunan şiirler hem bize haz verirken hem de bambaşka dünyaların kapılarını bize aralar. İşte o tür bir kitap. Yalnız alışılmışın dışında bir şiir yazım tekniği var şairin. İlk başlarda diline ve kelimeleri diziş yapısına her ne kadar alışamasanız da okudukça söylemek istediklerini daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Pazartesilerin içine geçmiş salılar Haftalar koskoca bir yıla Kesip biçemezsiniz zamanı öyle Kör ve usanmış makaslarınızla Ve bütün günlerin adları Silinip sürüklenmiş gecenin sularıyla


          Fatih Harbiye/Peyami Safa

          Bir yarışma vasıtası ile okuduğum ama ondan öncesinde okumayı sık sık ertelediğim işte o kitap: Fatih Harbiye. Şimdiye kadar adını en azından dizisi de olsa duyduk. Ama kitap ve dizi arasında öyle farklılıklar var ki okuduğunuz zaman göreceksiniz. Olay bir aşk üzerine kurulu olmaktan ziyade bir doğu-batı arasındaki ilişki üzerine kurulu. Kitapta modern bir hayat ile eski değerler arasında bocalayan Neriman anlatılmaktadır. Tüm o fikirler, yaşananlar, ilişkiler Neriman üzerinden anlatılır. İster diziyi izleyin ister izlemeyin fark etmez mutlaka bu kitaba da şans verin derim. En azından bir Türk klasiği okumuş olursunuz.

https://kitap28.blogspot.com/2021/04/bir-dogu-ve-bat-ikilemi-fatih-harbiye.html


         Romeo ve Juliet/William Shakespeare

        İmkansız bir aşkın öyküsü. İki düşman ailenin evlatların doğan bir aşk. Düşman olan insanlar hariç diğer herkesi etkileyen olaylar silsilesi. Eserin dili o kadar akıcı ki kitaba bir başladığınızda elinizden bırakamıyorsunuz. Zaten tiyatro metinlerini okurken nedense böyle hemen bitiverir göz açıp kapayıncaya kadar. William Shakespeare'in şimdiye kadar birçok kitabını okudum ama nedense bu onların arasında biraz sönük kaldı. Sanırım içerinde aşk hikayesini yoğun işleyen eserleri okumak hoşuma gitmiyor. Ama siz aşk konulu kitaplara bayılıyorsanız mutlaka okumanız gerekenlerden birisi.

https://kitap28.blogspot.com/2021/04/dusmanlklar-ortasnda-bir-ask-hikayesi.html


Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments



Kitap Adı: Yüksek Ökçeler

Kitabın Yazarı: Ömer Seyfettin

Yayınevi: İnkılap Kitapevi   

Sayfa Sayısı: 159


Herkese tekrardan merhaba. Bu aralar fazlasıyla buralarda aktif olmaya çalışıyorum. Bir o kadar da sevdim buralarda olmayı. Günlük yaşamın o koşuşturmalarında bir nebze iyi geliyor yazmak bana. Lafı fazla uzatmadan bu günkü kitabımızdan bahsetmek istiyorum. Bu hafta okuduğum kitap Ömer Seyfettin’in ‘’Yüksek Ökçeler’’ isimli öykü kitabı. Ben bu kitabı bir kitap yarışmasına katıldığım için okudum ve aslında sevdim de. Kitap hepimizin duyduğu veya az buçuk bildiği Yüksek Ökçeler isimli öyküyle başlıyor. Ancak diğer öykülerinin ismini ise ilk defa duydum desem yeridir. Çünkü Ömer Seyfettin’in daha önce duyulmayan öykülerine yer verilmiş. Hepsi oldukça kısa ve okurken zaten ne zaman bitmiş anlamıyorsunuz bile. Her bir öyküde farklı bir yaşam dersi var. Her öyküyü okuduktan sonra sonunda mutlaka size bir şey katmış oluyor. Benim kitaplarda en çok sevdiğim yan budur. Bana bir şey kattığı an benim için fazlasıyla değerlidir. Tabi zevk için de okuyan insanlar vardır illa ki. Ama hep zevk için okumanın önüne geçmiştir bende bu bir şeyler öğrenme hali. Dediğim gibi kitabı okumak hoşuma gitti. O dönemin diliyle yazılmış olsa da kitabı basan yayınevi bazı kelimeleri günümüz Türkçesine çevirmişken bazı kelimeleri de metnin bütünlüğünün bozulmaması amacıyla sayfaların alt bölümlerinde yer verilmiş.

Tabi Ömer Seyfettin’in öykülerinin her ne kadar çocuklar için yazıldığı söylense bile bu yanlış bir düşüncedir. Öyküleri okuduğunuz zaman bile dunu doğrudan anlamaktasınız. Bu kitaptaki öykülerden biri olan ‘’Busenin Şekli İptidaisi’’ isimli öykü buna en iyi örnektir belki de. Bu öyküde bir adamın para ödeyip de evine getirttiği bir kadın üzerinden düşünceleri anlatılır. Ayrıca öykü içerinde günümüzde hala yaygınlık kazanmamış ama bana kalırsa herkesin bilmesi ve çevresindeki insanları değerlendirirken göz önünde bulundurması gereken kavramlara da yer veriyor: Mazoşistlik ve Sadizm. Sadece bu öyküleri de değil en masum görünen öykülerini bile bir çocuğun okuması için önerirken gerçekten dikkat etmemiz gerekiyor. Nedeniyse çocukta farkına varmayacağımız etkiler olabilir. Onun hayal dünyasını ve ileriki yaşamını şekillendirecek farklı olaylara neden olabilir. Bu yüzden ilerleyen zamanlarda çocuklara yönelik kitap önerilerinin yer aldığı bir liste paylaşmayı düşünüyorum. Hem böylece çocuklar daha nitelikli eserlerle buluşabilir.

Kitapta en beğendiğim öykü ise ‘’Kıskançlık’’ adlı öykü oldu. Bir maymun ve bir insan arasındaki ilişkiden kıskançlık bana kalırsa güzel bir şekilde anlatılmış ve hayvanlar üzerinden insanlara yüklenen bazı sıfatlara da değinişmiş. Kedilerin nankör, köpeklerin sadakatli, keçileri inatçı olması gibi özellikler. Biz bu öyküde maymunun üzerinden kıskançlığın anlatılmasını okuyoruz ancak diğer hayvanlara da böyle sıfatların yakıştırılması nasıl olmuş onu da merak ediyoruz tabi ki. Yazar da zaten öyküyü bitirirken bunlara değiniyor ve bizi araştırmaya ve düşünmeye sevk ediyor. Ancak bir o kadar da hayvanların ne kadar sevgi dolu ve akıllı olduğuna da şahit oluyoruz bir yandan da. İnsanların dahi birbirine göstermediği o şefkati bir hayvanın bir insana karşı göstermesini garip buluyoruz. Banaysa oldukça doğal geliyor bu durum. Belki de evcil hayvan sahiplenen insanlar bu yüzden hayvan sahipleniyordur. Kim bilir?

Evet sevgili okuyucular bir kitabı daha birlikte değerlendirdik. Umarım bu blogda faydalı şeyler buluyorsunuzdur. Elimden geldiğince sizlere tavsiyelerde bulunuyorum. Eleştirileriniz ya da önerileriniz olduğu zaman lütfen aşağıya yazmaktan çekinmeyin. Her keliniz benim için önemli. Sevgiyle kalın…


 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments



Film: Edward Scissorhands (Makas Eller)

Yönetmen: Tim Burton

Türü: Fantastik, Komedi, Dram, Macera, Romantizm

Yapım Yılı: 1990

Oyuncular:    Johnny Depp

                       Winona Ryder

                       Dianne Wiest

                       Alan Arkin

                      Anthony Michael Hall

                      Vincent Price

Hiç ellerinizin bulunduğu yerde başka bir organın, cismin ya da herhangi bir şeyin bulunduğunu düşündünüz mü? Soruyu biraz daha daraltacak olursam: Hiç ellerinizin bulunduğu yerde aslında makasların olduğunu düşündünüz mü? Düşünmediyseniz bu filmi izlerken ya da izledikten sonra mutlaka düşüneceksiniz bence.

Bu aralar Tim Burton’un yönetmenliğini yaptığı filmlere ayrı bir takıntım oluştu. Bazılarını açıp tekrar tekrar izliyorum. Sanırım bu tip fantastik filmler beni fazlasıyla etkiliyor. ‘’Makas Eller’’ de beni etkileyen o filmlerden birisi işte. Gerek konuyu işleyişi gerekse verdiği mesajlar bakımından bence önem arz ediyor. Konusundan kısaca bahsedelim.  Hikaye rengarenk evlerin yer aldığı bir Amerikan banliyösünde yüksek bir tepeden bakan fakat metruk fakat bir o kadar da süslü bir konakta yaşayan, çeşitli parçalardan yapılmış bir nevi robot olan Edward etrafında oluşur. Edward utangaç ve gariptir. Yaşadığı yerden daha önce hiç ayrılmamıştır. Bu evde yaşayan ve onu yapan ustası onu tamamlayamadan ölmüştür ve bu yüzden Edward’ın elleri makas olarak kalmıştır. Edward bu konakta kendi halinde yaşarken bir gün kozmetik temsilcisi Peg Boggs’un konağa gelmesiyle tüm hayatı değişir. Peg onu evine götürür, kıyafetler verir, insanlarla tanıştırır. Ortama uyum sağlaması hiç de kolay olmaz. Başlarda insanların çimlerini biçerek onlarla arkadaşlıklar kurar. Bir süre sonra makas elleriyle kadınların saçlarını da kesmeye başlar. Tabi her sevimli mahallede olayların hoşuna gitmediği kişiler de vardır. İşte o kişilerin olaylara karışmasıyla işler tamamen değişir. Edward zor durumlarla karşılaşır. Devamını merak ediyorsanız mutlaka filmi izleyin derim. Emin olun çok şey kaçırıyorsunuz izlememekle.


Toplum tarafından dışlanarak kabul edilmemek, yanlış anlaşılmak, karşındakini dinlemeden hemen onun hakkında yargılarda bulunmak, iletişimsizlik ve en temel olarak da ’’ farklılık’’ konusunu bize güzel bir şekilde aktarmış yönetmen. Hemen hemen herkesin yaşadığı sorunlardır bunlar. Kendimiz yaşarken ya da bir başkasının yaşadığını gözlemlerken karşımıza çıkabilir. Burada biraz da empati fikri ortaya çıkıyor diyebiliriz. Yukarıda saydığımız onca sorunun temelinde empati ve kendimizden olmayanı ayrıştırma söz konusudur. Edward dış görünüşü nedeniyle yani makas elleri, saçları, yüzü, yürüyüşü gibi nedenlerle daima toplumdan ayrıştırılmaktadır. Bu ayrıştırma içerisinde onlar gibi biri olmaya çalıştıkça ise insanlar tarafından sürekli yanlış anlaşılmaktadır. Bunun temel nedeni ise insanların zihinlerinde yer alan kalıp yargılardır.  İnsanlar tek tip düşünürler. Ve birbirlerini destekleyerek olmayan bir şeye olmuş gibi yaklaşırlar. Edward bir gün bahçede bir buz kalıbına makas elleriyle keserek şekil vermektedir. O sırada yanına Kim gelir. Kim bu manzara altında dans edip mutlu olurken yanlışlıkla Edward kime zarar verir. Küçük bir kesiktir. Bunu gören Kim’in erkek arkadaşı mahalledeki herkese olayı büyüterek anlatır. İşte bu toplumdaki bireylere olayları yanlış ve büyüterek anlatma aslında büyük bir olaylar silsilesinin başlangıcıdır. Zaten insanlar kendisine zor bir şekilde güvenmişken o güven aniden küçük bir olayla birdenbire bozulur. Buradan da anladığımız kadarıyla Edward zaten hiçbir zaman o toplumun bir parçası olamamıştır. Hiçbir zaman onu aralarına kabul etmemişlerdir.

Filmde aslında çeşitli makine parçaları birleştirilerek oluşturmuş Edward’ın kalbi yoktur doğal olarak. Ancak zamanla kalbi olmadan da bazı duyguları tatmaya başlar. Aşk gibi. Şimdi söyleyebilirsiniz, kalbi olup da duygusuz olan yok mu diye haklısınız tabi bu konuda hem de sonuna kadar. Bence yönetmen buda bu konuya da değinmiş olabilir. Konumuza dönecek olursak. Edward yaşadığı evdeki genç kıza yani Kim’e hisler beslemeye başlar. Dediğim gibi kalbi yoktur. Ama insanlar arasındaki bu hisleri o da merak eder ve tatmak ister. Tadar da. Kim karşısında utangaç bir tavır sergiler. Evet zaten normalde de utangaçtır ama onun yanında daha farklı bir hale bürünür. Kim ne derse yapmaya hazırdır. Hani şu sevdiği için her şeyi yapmayı göze alan tipler vardır ya aynı onlar gibidir işte. Ancak çoğu insanın yaşadığı gibi o karşılıksız sevme durumu içerisinde bulur kendini. Ancak onunki masum bir sevgidir. Kim onu sevmese de onu sever. Gerçek sevgi bu değil midir zaten. Kaşımızdaki insan bizi sevmese bile onu sevmeye devam etmek. O başkasıyla olsa dahi onun mutluluğunu düşünmek. Kıskanmaktansa onun mutluluğuyla mutlu olmak. Aslında bize böylesi insanların ne kadar da az kaldığını bir bakıma Edward üzerinden açıklamıyor da değil.

Benim film hakkında değinmek istediklerim bu kadar. Eğer sizler de izlemiş ya da izlemeyi bekliyorsanız aşağıda yorumlarda düşüncelerinizi belirtebilirsiniz. Merak ediyorum sizlerin de düşüncelerini. Yeniden bir fil izlediğim zaman görüşmek dileğiyle.

 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments




Merhaba kitapsever dostlarım. Bugün hepimizin de yakından tanıdığı ‘’Diriliş Ertuğrul’’ adlı dizinin uyarlandığı Yavuz Bahadıroğlu’nun ‘’Merhaba Söğüt’’ adlı kitabından bahsedeceğim. Bildiğimiz ve adından da anladığımız üzere kitapta Ertuğrul Gazi’nin hayatından bahsediliyor. Ertuğrul’un küçüklükten itibaren Bey olma yolundaki adımlarına bir bir şahit oluyoruz. Kayı Boyu ’nun Moğollardan kaçan bir boyken devlet olma yolundaki o önemli anlarına tanıklık ediyoruz.  Bütün bunlar iyi hoş ve ilgi çekici ama sonuçta bir tarihi roman ve gerçekle kurgu arasındaki o dengeyi güzel bir şekilde de kurmak gerek bence. Bu yüzden yazarın güzel bir araştırmadan sonra bu kitabı yazdığını düşünüyorum. Belki de alanında yetkin bir kişidir daha araştırma fırsatı bulamadım. Ancak şunu belirtmek isterim ki benim için okuması zor bir kitaptı. Yazarın dilinden falan değil tamamen kişisel. Ben tarihi roman okumayı sevmediğim için zaten ön yargılı başladım. Ama kitabı inatla elimden bırakmayarak devam ettim. Sonunu merak ediyordum. Tarihi şahsiyetlere ve tarihi olaylara ilgisi olan ve Osmanlı’nın kurulmasının ardındaki büyük mücadelelerin yer aldığı o süreci görmek isteyenlerin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. İçerinde çokça bilgi ve hayat dersi yer alıyor. Sadece bir tarihi roman olarak bakmaktansa içerisinden kendimize ne katacağımızı düşünerek okumamız gere. Hatta sadece tarihi romanlarda değil bunu diğer okuduğumuz tüm kitaplarda yapmalıyız bana göre. Her ne kadar okurken zorlansam da iyi ki elime alı da bırakmamışım dedim bitirdiğimde. Dediğim gibi yazarın dili gerçekten akıcı. Sadece olayların kurgusunda bazı boşluklar vardı. O boşlukları anlamlandırmada zorlandım kimi zaman. Onun dışında karakterlerin konuşturulması, verdiği fikirler bakımından gerçekten beğendim.

Kitapta karşımıza birçok ilim sahibi Ahiler ve Hocalar karşımıza çıkar. Kimi Yahşi Hoca gibi iyi iken kimisi de Dımışık Hoca gibi kötüdür. Dinin burada da kötüler tarafından bir araç olarak kullanıldığını görürüz. Kayı Boyu ‘nun içine sızmak için kendilerini Hoca olarak tanıtan kişiler çıkar karşımıza. Her ne kadar kötüler olsa da iyiler de vardır ve bunlar daha ağır basarlar. Daha ilk başlardan itibaren Kaya Şeyhi’nin müjdeleri ile karşılaşırız. Onun yolundan giden ve kendini dine adamış diğer kişiler de bu müjdeyi desteklerler. Kaya Şeyhi hiçbir zaman görünmez kimseye. Çünkü şeyhlerin en başıdır ve Semerkant’ta bulunmaktadır. Ne hikmettir ki ta oralardan Anadolu’daki bu boya müjdeler verir ve onlarla iletişim kurar.

Moğollar büyük bir etkendir yaşanan dönemde. Dediğim gibi birçok boyu yıkıp geri kalanını da göç ettirmişlerdir. Kendilerini diğerlerinden üstün görür bu ırk. Türkmenleri ise daha aşağıda. Bu Moğollar daha çocukken kaçırılıp eğitilirlermiş ama sırf savaş için hem de. Daha o yaşlardan itibaren Moğol olmayan herkese ama herkese düşman gözüyle bakarlarmış. Bu şekilde katı şartlarda yetiştirilen Moğollar da Türkmenleri yüreksiz ama bileği kuvvetli olarak nitelendirirlermiş. Sırtlarına ver kırbacı sür nereye istersen karnı doysun da sesini çıkarmaz derlermiş. Bire bir şahit olmadıkları bu kulaktan dolma bilgilerle Türkmenlerle dalga geçer onları kendilerinden aşağıda görürlermiş. Başkalarının boyunduruğu altında yıllarca yaşamış kendileri tabi ki de en büyük milleti oluşturmaktadır(!).

Savaşçılar kadar hekimler de yer alır. Ancak öyle her yerde ve her boyda yoktur bu hekimler. Çünkü bazı boylarda hekimlik cenge gitmekten daha aşağıda görülmektedir. Öyle ki Gazi Ana’nın kocası hekimdir. Onu mesleğinden caydırmak için çok uğraşmıştır. Hatta oğlu hekimlik ile uğraşmasın diye küçük yaşta askeri eğitimler ile ilgilendirip onu hekimlikten uzak tutacak yollar bulmuştur. Tabi başarılı da olmuştur. İşin garip kısmıysa hekimleri beğenmeyen bu Gazi Ana’nın bir kılıç darbesi yiyip yaşamla ölüm arasında gidip geldiği o anda hekimlerin ne kadar da değerli olduğunu görmesidir.

Kitabın içeriğinden bahsedecek olursam: Moğollar Asya kıtasında baskınlar düzenlemeye başlamış, birçok insan öldürüp, savaşlar yapıp birçok boyu yıkmışlardır. Yıkılmaktan kurtulan bazı boylar ise göç etmeye başlamışlardır. Malazgirt Savaşı sonrası ise bu göçler Anadolu’ya yönlerini çevirmiştir. İşte Kayı Boyu da o göç eden boylardan sadece birisidir. Kayı Boyu ‘nun başında Gündüz Alp vardır. Boyun başında güçlü, kudretli, merhametli ve gözü pek birisidir. Boyu ile birlikte Balkanlar’a doğru göç etmektedir. Gündüz Alp’in dört oğlu vardır. Bunlar: Sungur Tekin, Gündoğdu, Ertuğrul ve Dündar’dır. Ertuğrul’un çocukluk dönemlerinden bahsederek başlar kitap. Onun devlet kurması ve yurt tutması ile de biter. Arada yaşanan olaylar ise bana kalırsa en önemlileri. Boyda yaşayan Lokman, Delibozuk Hıdır, Akça Koca, Yahşi Hoca, Gazi Ana gibi kişiliklerin hayatlarına da yer verilir. Ertuğrul’dan çok onlar yön verir olayların gidişatına. Devlet kurma ve yurt tutma yolundaki en büyük adımlara sahip olan onlardır. Bu yüzden okurken onların da yaşamlarına ve katkılarına dikkat ederek okumak gerekir.

 

KİTAPTAN ALINTILAR:

 💬 Bir okun gittiği yeri, bir de sözün gittiği yeri bilmelidir insan. 

 💬 Hayali tanımayan hayatı da tanımaz.

 💬 Fitne alev tutarsa alevlendirenleri de yakar.

 💬 İnanmış bir avuç insan, neye inanacağını bilemez ordulara bedeldir.

 💬 ....ne demişti bakalım Türkmen ataları: ''Sırrını verme dostuna, o da verir dostuna.''


 

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments


           Film: Into the Wild

           Yönetmen: Sean Pen

           Süre: 140 Dakika

           Tür: Macera, Dram, Biyografik

           Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

           👇👇👇👇👇👇👇👇👇

Merhaba bloğuma gelen herkese. Bugün bir film hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü bu film beni çok etkiledi ve gerçekten güzel dersler öğrendim izlerken de. Filmin isim ‘’İnto the Wild’’ Türkçeye çevrilmiş ismiyle ‘’Vahşi Doğaya Doğru’’ ya da ‘’Özgürlük Yolu’’ Gerçek bir yaşam öyküsünün yer aldığı bir kitaptan uyarlamadır ve ismini ise eserin başlarında yer alan ‘’I now walk into the wild’’ cümlesinden alır. Filmin konusundan kısaca bahsedeceğim. Hem böylece sizin de ilginizi çeker ve izlersiniz. Eminim size de çok şey katacaktır.

Christopher ilerde kendine verdiği isimle de Alexander Süperberduş zeki ve başarılı bir öğrencidir. Önemli bir üniversiteyi derece ile bitirir. Mezuniyetinden sonra ailesiyle yediği bir kutlama yemeğinde aslında istediği hayatın bu olmadığı, hayatında eksik bir şeylerin olduğu söyler. Bir süre sonra biriktirdiği bütün mal varlığını bir hayır kurumuna bağışlayarak arabasıyla ortadan kaybolur. Hayali olan Alaska’ya gitmek için başlayan bir yolcuğun ilk adımıdır bu. Çıktığı bu yolculuğu, yolculuğa çıkmadan önceki yaşamından kesitleri ve yolculuk sırasında yaşadığı olayları ya da tanıştığı insanları geriye ve ileriye dönüşlerle anlatmaya başlar. Önemli olan olaylar değil de insanların düşündüğü fikirlerdir filmde. Zaten daha çok bu noktalara odaklanılmış. Olaylar arasındaki bağlantılar sağlam bir şekilde kurulmuş ve kamera açıları o kadar profesyonel bir şekilde ayarlanmış ki adeta olayın içerindeymişçesine hissediyorsunuz. En son olarak da oyunculara gerçekten bayıldım. Bulundukları rolleri oynarken gayet kendileri gibi davranıyorlardı ve içtendiler. Sanki o roller onlar için yaratılmıştı. Konusuna daha ayrıntılı değinmeyeceğim. Biraz da film hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum sizinle.

Filmde birçok düşünce karşılıyor bizi. En başta da kendini tanıma ve kendini olduğu gibi sevme. Christopher filmin başından sonuna kadar eğlenceli bir kişiliğe sahiptir. Nelerin onu mutlu ettiğini neleri yaparken zevk aldığını iyi bilir. Maceralara atılmayı sever. Korkaklık etmez. Başaracağına inanır çoğu şeyi. Bir kanoyla uzun bir nehri geçer ve farklı bir ülkeye bile gider. Kendi gücünün farkındadır ve bunu sonuna kadar kullanır. Kendini olduğu gibi kabul eder ve belki de bu yüzden her tanıştığı insanlar tarafından iyi bir şekilde karşılanır. Yolculuğu sırasında çeşitli işlerde çalışır. Öğrenmeye meraklıdır. Sürekli kendini geliştirir. Kitaplar okur. Kendince felsefe dahi yapar. Yüzme korkusu varken bu korkunun üstüne gider ve yüzmeyi dahi başarır. Durağan bir karakter yapısındansa bizi devingen ve kendini geliştirmeye çalışan bir karakter karşılar bizi.

Etrafındaki insanlarla kafa yapısı faklı çalışıyordu Christopher’ın. Annesi ve babası zengin ve saygınlığı bulunan insanlardı. Toplum içerisindeki statüye önem veriyorlardı. Gösteriş hoşlarına gidiyordu. Christopher ise onlardan ve toplumun diğer bireylerinden farklıydı. Para onun için sadece bir araçtı ve önemsiz bir şeydi. Hatta yolculuğa çıkmadan önce biriktirdiği parayı hiç umursamadan bir yardım kuruluşuna bağışlamıştı. Toplum içerindeki statü onun için önemli değildi. onun değer verdiği asıl şeyler düşünce yapısıydı. Ki bana en yakın düşünce tarzı da buydu. Kendi mevkilerini insanların gözüne sokan ancak kendini geliştirmekten ve düşüncelerini olgun bir şekilde söylemeyen insanlara hep böyle uzaktan bakmışımdır. Düşünce yapıları uymadığı için değil kendilerini belli bir kalıba sokmaya çabaladıkları için. Kariyer kavramı filmin bir yerinde şöyle geçer:

''Bence kariyer denen şey 20. yüzyılın icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum.''

Bana göre filmin ana teması özgürlüktü. Çevremizde tüm olup bitenlere, düzene, topluma, insanlara rağmen özgür olmuş. Christopher zaten bir özgürlük uğruna yollara düşüyor evet ama yolda karşılaştığı insanlar da onun düşüncelerini destekleyen nitelikte insanlar. Hemen hemen her karakter kendisi için ve kendini keşfetmek için bir çaba içerisinde. Bir başkaldırı var ama küçük bir topluluk içerinde. Ve onlar da zaten görmezden gelinen ve garip gözlerle uzaktan izlenen o kitle. 

Karakterler sürekli devingen hallerde. Filmin en başında yer alan anne ve baba figürü arasında bile bir değişiklik mevcut. Bana göreyse tek sabit kalan ve Christopher'ın en yakın olduğu kişi kız kardeşi. Onu anlayan tek kişi ve baştan sona aslında birçok rolü olan ama geliştiğini göremediğimiz bir karakter. onun dışında Christopher elini değdiği her insanda bir değişim yaratıyor. Burada aklıma anime karakteri olan Naruto geldi. Naruto da kimin hayatına ufak da olsa girse karşısındaki kişinin düşünce yapısında ve hayatında değişikliklere neden oluyordu. Tabi iyi anlamda.

Değinmek istediği son nokta ise ebeveynlerin çocukların yaşamları üzerinde bıraktığı etkiler. Küçük yaşlardan itibaren şiddet eğilimli bir ortamda büyüyen bir çocuk aile kavramının önemini anlamayabilir. Zaten olmayan bir şeyin eksikliğini hissetmez ki insan değil mi? Christopher'ın ailesi arasında aslında hiç bulunmayan o bağın asıl nedeni de budur. anne ve babası sürekli tartışırlar, geçinemezler ama ayrılmazlar da. Kendi kavgalarına odaklanırlar ve çocuklarını adeta umursamazlar ve ''Baban bana ne yapıyor bak!'' ya da ''Annen bana n e yapıyor bak!'' derler sürekli. Böyle bir aile yapısı içerinde büyüyen Chris yolculuğa çıkarken ve yolculuk sırasında belki de bu yüzden ailesini önemsemez. Ama her ne kadar böyle bir ortamda büyüse de yaşadığı olaylar onun kendisi olmasında büyük bir etki yaratır. Şu anki haline bir hazırlıktır.

Özetle hayatımızda bizim için dönüm noktası olan anlar vardır. Bunlar iyi ya da kötü olabilir bizim için. Bu bizim elimizdedir. İster iyi bir ister kötü bir ailede yetişelim bizi biz yapan değerler oluşur. En önemlisi de budur. Kendimiz olmak. Sadece ve sadece kendimiz olmak. Kendi doğumumuzu gerçekleştirmek ve bunun için elimizden gelen her olanaktan faydalanmak. Ve en önemlisi de dünyevi değerler değil de önemli olan düşüncelerimizdir. Bizi biz yapan düşünce yapılarımız. Kendini doğurmak için çabalayan herkese...

Sevgiler...



Filmde Hoşuma Giden Bazı Sözler:

💭 ''Bence kariyer denen şey 20. yüzyılın icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum.'

💭 ''Eğer yaşama sevincinin esasen insan ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorsan yanılıyorsun...''

💭 ''Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır; bomboş sahillerdeki coşkudadır. İnsan elinin değmediği bir yerdedir; denizin diplerinde ve gürlemesindedir.''

💭''Yalnızca çok uzağa gitme riskini göze alanlar, yaşamda nereye kadar gidebileceklerini öğrenebilirler.’’

💭 ''Televizyon olmadığı için pencereden bulut seyretmeye başladım. Oradaki yayın çok iyi, haberleri daha güvenilir...''

💭 ''Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güveli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. ''

 





 




    

 

Share
Tweet
Pin
Share
5 Comments


Merhaba kitapsever dostlarım. Bugün yeni bir kitapla daha sizlerleyim. Bugünkü kitabımız büyük bir şaheser olarak nitelendirdiğim William Shakespeare’in Romeo ve Juliet adlı tiyatro eseri. Hemen hemen hepimizin bir yerlerken duyduğu bir aşk öyküsünü anlatıyor kitap. Hikâye karakterleri aslında İngiliz şair Arthur Brooke’in 1562 yılında yayımlanan Romeus ve Juliet’in Trajik Öyküsü adlı uzun şiire dayanır. Shakespeare öyküyü birçok karakterle desteklemiş ve birçok olaylar silsilesi eklemiştir. Dolayısıyla eser iki insanın kaleminden geçerek bize ulaşmıştır. Eserin bir aşk hikayesini işlemesi ve karakterlerin iki düşman aileden seçilmesi ve eserin sona erişi bize Leyla ile Mecnun adlı halk hikayesini hatırlatır. Karakterlerin birbirine düşman olan iki aileden olması, birbirlerine kavuşmak zorlu yollardan geçmeleri ve sonunda her ne kadar kavuşsalar da ölümün onları bulması ortak özelliklerden sadece birkaçıdır. Her ikisi de 16. yy.da yazılmış olup biri Doğu’da diğeri de Batı’da efsaneleşmiş bir aşk hikayesidir.   

Eserin konusundan burada bahsetmeyeceğim. Çoğumuz ya biliyoruz ya da okumak isteyip de vakti olmuyor. Okumayanlar için de böylece okuyabilecekleri bir yazı olmuş olur. Bu yüzden bende etki bırakan yönlerden ve eleştirdiğim bazı noktalardan bahsedeceğim sizlere.

Kitabın geçtiği dönemlerde kadınların evlenme yaşı oldukça düşük. Ki Juliet olaylar yaşandığı zamanlar daha on dördüne dahi basmamıştır. Ancak kitapta bu yaştan daha önce evlenen insanların olduğundan da bahseder. Hatta ondan daha genç olanların mutlu anneler olduklarından bahsedilir. Ki Juliet’in annesi de Juliet’i doğurduğu zaman on dördündedir. Bir çocuğun (çocuğun demek istiyorum ki hala bir çocuk oluyorlar o yaşta) daha o yaşta daha hayatı öğrenmeden, o çocukluk çağının güzellikleri yaşamadan böylesine bir sorumluluk altına sokulması ne kadar doğru? Bu günümüzde yer alan çocuk gelinle aynı mantıkta. Tek farkıysa o yıllarda bu tip erkek yaşta evliliklerin normal karşılanması. Hem böyle erken yaşta evlilik desteklenir hem de Juliet’in babası erken evlenenin tez bozulacağını söyler. Burası da ayrı bir çelişki.

Ayrıca kız evladın evlilik konusunda fikirlerini söyleme hakkı yoktur. Sadece formalite icabı sorulur. Eğer olumsuz bir yanıt alınırsa da en olmadık hakaretlere hatta evden kovulmalara dahi yol açar. Bunu da en iyi Juliet’in babasına en ufak bir baş kaldırışında görmek mümkün.

Tam talihi ona gülmüşken, tuttursun geçip karşıma:

"Evlenmem, sevemem ben, daha çok gencim,

Beni bağışlayın, yalvarırım," diye.

Bana bak, evlenmezsen eğer, öyle bir bağışlarım ki seni,

O zaman canının istediği yerde otla, kalamazsın evimde.

Düşün taşın; şakam yoktur benim.

Perşembe yakın, elini vicdanına koy düşün;

Kızımsan, dostuma vereceğim seni,

Değilsen eğer, çekil git, dilen, aç kal, geber sokaklarda;

Bak sana söylüyorum, seni asla tanımam,

Benim olan şeylerden de hiç yararlanamazsın.

Bilesin bunları: İyi düşün. Ben tükürdüğümü yalamam.

Kadınlar kendi evlenmek istediği insanı seçemez ama erkekler seçebilir. Burada bir eşitsizlik hüküm sürüyor. Juliet ise bu eşitsizliğe karşı çıkarak bir ilk gerçekleştiriyor ve sevdiği adamla evleniyor. Bir yandan güçlü bir yandansa tamamen güçsüz. Kadın karakterinin kitapta tam olarak güçlü olduğu bir nokta göremiyoruz. Hatta dediğimiz gibi Juliet’in o baş kaldırışı nedeniyle de toplum içinde yok edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla kadın olmak her dönemde zor. Ne o zaman kolaydı ne de şimdi. Değişen tek şey yıllar.

Anne ve kız arasındaki ilişki de fazlasıyla resmi ve soğuk. Sanki bir yabancı gibiymişçesine. Bunun en büyük etkeninin de daha çocukların doğar doğmaz dadıya verilmesinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitabı okudukça anne ve kız diyaloğunu hiç göremiyoruz neredeyse. Olan da zaten gayet resmi. Daha Juliet ve dadısı arasındaki ilişki öne çıkıyor. En gizli sırlarını, hislerini, düşüncelerini onunla paylaşıyor. Bir anne kız arasındaki ilişkiyi görüyoruz adeta ikisinde. Ama bu ikisi arasındaki bu ilişkinin de belli sınırları var tabi ki. Çıkarlar işin içine girdiğinde insanın gözü döner. En sevdiği insana dahi ihanet eder. Dadı da bir yere kadar yanında olur. Sonuçta o da o evde bir çalışandır ve en ufak bir itaatsizlikte o da kendini kapı dışında bulacaktır.

Biraz da Romeo’dan bahsedecek olursak bana göre kendisi dış görünüşe önem veren bir şıpsevdi. Daha kitabın en başlarında bir kadına aşıkken bir baloda Juliet’i görür ve anında vurulur. Önceki sevdiğini anında unutur. Juliet’in güzelliğinin etkisidir bu. Bir kadının güzelliği bir başka kadının güzelliği bastırır ve bir erkek için bu bir kriter olur birden.

Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere

Bir Habeşin kulağındaki pırlanta gibi,

Asılmış gecenin yanağıma sanki;

El sürülmeyecek kadar güzel,

Dünyaya fazla gelen değerli bir taş bu,

Akranlarımdan çok değişik ve başka,

Ak bir güvercin kargalar arasında:

Durduğu yeri kaçırmayayım dans bitince,

Şu kaba elim kutsansın onunkine değince.

Gönlüm hiç sevdi mi bugüne dek?

Sevdiyse, yalanlayın göz1erim. Görme9im çünkü

Bu geceye dek gerçek güzelliği.

Kitapta bahsetmek istediğim son noktaysa iki düşman ailenin kitabın sonunda barışmalarıdır. Onların barışmalarına vesile olan şeyse kendi evlatlarını bu düşmanlığa kurban etmiş olmalarıdır. Sadece evlatları olsa iyi. Birçok insanı feda ederler düşmanlıkları için. Bence bu biraz bencilce. Kendileri uğruna birçok insanı feda edip sonra pişman olmak. Evet belki sonuç güzel ama o yolda yaşanan onca şeyi de görmezden gelmemek lazım bence.

Bu kitapta daha konuşulacak o kadar çok şey var ki. Ben sadece burada bazı noktalara değinebildim.  Eminim siz de okuduğunuzda bana hak vereceksinizdir. Yazıma burada son veriyorum. Bloğuma destekleriniz benim için gerçekten çok önemli. Her yorumda kendimi biraz daha motive olmuş bularak yazıyorum. Bu yüzden destekleriniz için gerçekten teşekkürler. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle….

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments






         Bir yarışma için başladığım ve ben bunu daha önce neden okumamışım dediğim bir kitap. 

         Neriman ve Şinasi aşkı karşılıyoruz bizi kitabın başlangıcında. Aslında aşk demek ne kadar doğru bilemiyorum. Bu iki insan arasında yıllardır süren bir muhabbet olması onların çevrenin de baskısıyla evlenmesi yönündedir. İki insan arasındaki bir husumette çevrenin ne kadar sözü olabilirin en büyük de kanıtıdır. İki insan. Bir kadın ve erkek o dönemlerde yan yana dahi görülseler laf olur söz olur. Sonu da mutlaka evlilik olmalıdır tabi. Günümüzde de öyle değil midir? Bir kadın ve erkek arkadaş dahi olsa hatta kuzen bile olsa yan yana gezmemelidir. Aaa yoksa elalem ne der değil mi?

      Kitapta üç baş karakter karşılıyor bizi: Neriman, Şinasi ve Faiz Bey. Ben burada Macit'i asıl karakter olarak göremiyorum. Çünkü kitapta evet bahsediyor ama onu gerçekten göremiyoruz. Varla yok arasında. Sadece onu somut bir şekilde Neriman'la tramvayda karşılaşması sonucu görüyoruz. Ama onda da iki kelime edip yeniden kayboluyor. Daha çok Neriman üzerindeki etkisiyle anılıyor. Neriman'ın o içinde bunca zamandır biriken ve dışarı çıkmak için can atan o duyguları ve düşüncelerin dışa vurumunda bir araç oluyor o kadar. Bu elbette yadsınacak bir şey değil. Zaten asıl olaylar da ikisinin tanışması ve Macit'in onun üzerindeki etkisiyle başlıyor. Neriman Macit'le tanıştıktan sonra değişmeye başlar. Hem ruhen hem fiziken daha farklı bir insan olur bir anda. Yürüyüşü, giyinişi, yaşadığı çevreye bakışı değişir. Sürekli Fatih ve Harbiye arasında bir kıyaslama yapar ve Fatih'i hem yerer. İnsanların bu semtte bu şekilde yaşamaları ve hallerinden hiç de şikayetçi olmayışları iyice sinirine dokunmaya başlar. Ki bazı yerlerde Neriman'ın aşırı sinirden bayıldığını ve sinir krizleri geçirdiğini okuruz. Bu sinir krizlerinden de en çok etkilenen tabi ki Şinasi'dir. Yapısı gereği sessiz ve sakin olan Şinasi, Neriman'ın bu sinir krizleri söz konusu olunca da sessiz kalır. onunla iletişim kurmaktansa sessiz kalmayı tercih eder. Bu sessizliğini de en çok Faiz Bey'in Şinasi'ye Neriman ile evlenmesi gerektiğini söylediğinde korur. İleriki sayfalarda anlarız ki aslında bir bakıma onun da gönlü yoktur. Çevre ve Faiz Bey tarafından kötü karşılanmamak adına sesini çıkarmayıp boyun eğmiştir Neriman ile evlenmeye.

         Yoğun bir doğu ve batı karşıtlığı karşılamaz bizi kitapta ne de bu karşıtlık bize doğrudan verilir.  Olaylar yaşandıkça, insanlar konuştukça ve sayfaları çevirdikçe biz fark ederiz. Özellikle bu tamamen batılıdır dediğimiz bir karakter yok. Bana göre Macit bunu tam olarak karşılamaz. Neriman'ın davranışlarındaki değişimin doğuya ters olmasından çıkarırız her şeyi. Sokakta kahve önünde oturan insanlarla kafelerde oturan insanları karşılaştırır, insanların giyimleriyle bir konu hakkındaki düşünüş tarzlarını karşılaştırır Bazen bunu alttan alttan bazen de doğrudan yapar bunu. Sonra yeri gelir ki Şinasi ve Macit'i de karşılaştırır. İki farklı dünyanın iki farklı insanını. Bunu ise şu kelimelerle ifade eder yazar:

            ''Artık Neriman nereden gelip nereye gittiğini anlıyordu, çünkü iki zıt iştiyakın remizlerini gözleriyle görüyor ve mukayeseler yapabiliyordu. Şinasi Neriman'ın gözünde, aileyi, mahalleyi, eskiyi, şarklıyı temsil ediyordu; Macit yeninin, garbın ve bunlarla beraber meçhul ve cazip sergüzeştlerin mümessili ve namzediydi.''

Neriman'ın bu fikirlerine dur diyecek olan ise bir gün dayısına gittiğinde gördüğü o yaşlı kadındır. Kızı hakkında bir hikaye anlatır. Kızı ölmüştür. Kendisini öldürmüştür. Hikayesi ise neredeyse Neriman'ın hikayesiyle aynıdır. O kız da iki farklı yaşam ve iki farklı kültür arasında bocalamıştır ve sonunda intihar etmiştir. İşte bu hikaye ile Neriman'ın aklındakiler netleşir. İstediği o her şeyden vaz geçer. 

       Kitaptaki önemli bir nokta da ise sanatçı kişiliklerin toplanıp Neriman'ın bu garp heveslerinden kurtarmak için bir toplantı düzenlemesidir. Amaçlarına ulaşmışlar mıdır bilemem. Bunu siz okuyup göreceksiniz. Bu toplantıda önemli bir noktaya değinilir ki bence de gerçekten önemlidir. Batı ve Doğu'nun birbirinden net bir biçimde ayrılamamasıdır. İkisi de birbirinden beslenir. Biri olmadan diğerinin de bir anlamı yoktur. İç içe geçmiş iki çember gibi ne tekdirler ne de bir.

         Bana kalırsa ben bunun dizisini izledim deyip de kitabı okumamazlık etmeyin derim. Çünkü ikisi de bambaşka bir dünya ve bambaşka bir anlam yüklü. İçerikleriyse tamamen farklı. Benim düşüncelerim bunlardı. Gerisi sizin okumanız ya da izlemenizde. 

                                        Tekrardan buluşmak dileğiyle.....

Share
Tweet
Pin
Share
11 Comments
Newer Posts
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose