Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨



Geriye sadece Cevdet ve kendisi kalmıştı. Bir an önce ona ulaşmalıydı. Acaba yaşıyor muydu yoksa diğerleri gibi o da çoktan ölmüş müydü? Hızla koşmaya başladı ama adres oldukça uzaktaydı. Yürüyerek gitmeye kalksa bir buçuk saat rahat sürerdi. Taksiye binmek daha mantıklıydı. Ama ilk önce caddeye çıkmalıydı ki bir taksi bulabilsin. Beş dakika sonra caddeye vardı. Hemen oradan geçmekte olan bir taksiyi çevirdi. Adresi adama verdi. Adam yarım saate orada olacaklarını söyledi. Ama daha hızlı gitmeleri gerekiyordu. Taksiciye daha hızlı gitmesini bu konunun kendisi için çok önemli olduğunu söyledi. Çünkü oraya ne kadar hızlı giderse onun için o kadar iyiydi.

Adrese vardıklarında taksiden koşarak indi. Taksiciye parasını vermeyi unutmuştu. Taksici arkasından ne kadar bağırsa da onu duymamıştı. Gözü görmez olmuştu. Aklında sadece tek bir soru vardı: Cevdet iyi miydi? Kapıya vardığında hızlı hızlı yumruklamaya başladı kapıyı. İlk başlarda açan olmamıştı. Belki de korktuğu şey başına gelmişti. Tam kapıya tekrar vurmak için elini kaldırdığında kapıyı açtı Cevdet. Şaşırmıştı. Demek yaşıyordu. O anda birden sarıldı Cevdet’e. Cevdet şaşkın şaşkın bakıyordu. Olanlara bir anlam verememişti. Açıklama yapmasını istedi hemen. Olayları en başından anlatmaya başladı. Alp’in ve Alper’in ölüm haberini gazetede nasıl gördüğünü, Ahmet’in evine gizlice girdiğinde onu nasıl ölü bulduğunu teker teker anlattı. Ama Cevdet pek de şaşırmış gözükmüyordu nedense. Hatta tepki bile vermiyordu. Anlayamadı ne olduğunu. Cevdet onu içeriye davet etti. Geri kalanını içeride konuşmak istiyordu sanırım. İçeriye girdiler beraber. Soldan ikinci kapıdan içeriye dönünce işte o zaman fark etti içeride yalnız olmadıklarını, birisi daha vardı ikisinden başka. Hissedebiliyordu. Arkasından birinin yaklaştığını hissettiği anda döndü birden arkasına. İşte o zaman karısıyla burun buruna geldi. Karısının burada ne işi vardı? Hem Cevdet’i nerden tanıyordu ki? Kafasından o anda bir sürü soru geçti ama hiçbirini cesaret edip de soramadı. Çünkü o an gözü karısının boynundaki gerdanlığa takılmıştı. Mumyanın boynundan çalınan gerdanlıktı bu. Nasıl ona ulaşmıştı ki? Nerden bulmuştu onu? Acaba onun bir mumyanın gerdanlığı olduğundan haberi var mıydı? Bu soruları düşünürken birden gözü karısının eline kaydı. Elinde neden bir silah tutuyordu? Yoksa düşündüğü şey miydi? Yok yok olamazdı. Karısı bir katil miydi? Yok yok yapamazdı karısı böyle bir şey. O bir karıncayı bile incitmeye kıyamazdı. Karısına elindeki silahın nerden geldiğini sordu. O ise hiç istifini bozmadan gidip Cevdet’in yanına oturdu ve onu yanağından öpüp anlatmaya başladı. Karısı bu adamı neden öpmüştü hem de onun karşısında? Neler oluyordu burada. Karısı uzun süredir aralarının ne kadar kötü olduğundan bahsetti. Bıkmıştı artık ondan. Evde boş boş oturmasından ona birazcık olsun yardım etmemesinden bıkmıştı. İşte tem aralarının açılmaya başladığı zamanlar Cevdet’le tanışmıştı. Hayatı güzelleşmişti onunla birden. Daha mutlu olmuştu. O gün ona gelen mektubu telefonuyla çekip Cevdet’e göndermiş, onun da mumyanın açılışında orda olacak kişiler arasında olmasına yardım etmişti. Alp hiç itiraz etmemişti. Sonuçta oradaki bütün hiyeroglifleri okuyacak birine ihtiyacı vardı. Onlar mumyanın başında konuşurken ve mumyayı açarken karısı da oralardaymış. Hatta sigortaları da o attırmış. Cevdet de o ara kolyeyi çalacak fırsatı bulmuş. İşte böyle gerçekleştirmişler hain planlarını.

Alp, Alper ve Ahmet’i öldüren karısıydı. Sırf mumyanın üzerindeki değerli mücevherlerin kendisine kalması için yapmıştı tüm bunları. Mumya umurunda bile değildi. Onun için tek önemli olan şey mücevherlerdi özellikle de gerdanlık. Sırada ise sen varsın dedi ona. Senden de kurtulduktan sonra daha rahat bir yaşam sürebilirim dedi karısı. Ayağa kalktı ve yavaş yavaş yaklaşmaya başladı ona. Sağ elindeki silahı tam göğüs hizasına nişan aldı. Tam tetiğe basmak üzereydi ki birisi daldı içeriye kapıyı kırarak. Gelen taksiciydi. Hala gitmemiş miydi bu adam. Parasını ödenmediği için sinirlenmiş ve gitmemişti. Son çareyi de içeriye dalmakta bulmuştu. Ekmek parası sonuçta. Ama dalmadan önce camın açık olduğu bir pencereden içeride olup biteni dinlemiş ve işin kötüye varacağını düşünerek polise haber vermişti. Az sonra burada olurlardı büyük ihtimal. Onlar gelene kadar oyalamak için içeriye dalmıştı. İçerideki herkes şaşkındı. Bir insan niye böyle bir şey yapardı ki hem de tanımadıkları biri?

Karısı tekrar nişan aldı hiç istifini bozmadan. Tam tetiği çekmek üzereyken polis sirenlerinin sesi duyulmaya başladı sokakta. Polisler de nereden çıkmıştı? Kim aramıştı onları? Kimsenin işini bozmasına izin vermeyecekti. Mutlu olmasına kimse engel olamayacaktı. Tetiğe götürdü parmağını ateş etmek için. Ama o anda polisler daldı içeriye ve kadına silah doğrultup, silahını yere bırakması için uyardılar. Yolun sonuna geldiğini o an fark etti. Hiç böyle hayal etmemişti. Mücevherleri bozdurup zengin olup yeni bir hayata başlayacaktı Cevdet’le. Polisler dört bir tarafını sarmıştı. Diretmenin artık bir manası yoktu. Yavaşça eğilerek sağ tarafındaki halının üzerine bıraktı silahı ve kalkarak ellerini başının üstüne kaldırdı. Polisler gelip hemen kadının ellerini kelepçelediler. Cevdet’i de götürdüler. O an bakakalmıştı. Taksiciye teşekkür mü etsem yoksa özür mü dilesem bilemedi. Utandı biraz da. Hayatını kurtarmıştı bu adam.  Hem de sırf taksi parasını ödemedi diye gitmeyerek. Hemen taksicinin yanına koştu ve özür diledi ondan ve cebinden taksi ücretinin iki katı kadar para çıkarıp vermek istedi ama taksici kabul etmedi. Yol ücretini versen yeter dedi.  Ne garip adamdı doğrusu. Parasını almak için o kadar beklemiş sonra da çıkıp gitmişti.

Evin içerisinde yalnız kalmıştı. Az sonra o da ifade vermek için gidecekti polis merkezine.

Karısının ihanetini düşündü. Hiçbir zaman iyi bir eş olamamıştı bunu kabul ediyordu ama karısının böyle şeyler yapacağını düşünmemişti. Üç kişiyi öldürmüştü sırf para için. İnanmak istemiyordu. Karısı bunu gerçekten yapmış olamazdı. O an bunları düşünürken etrafın aniden nasıl da sessizleştiğini fark etti. Oysa daha birkaç dakika önce ölümle burun burunaydı. Kim inanırdı ki bu anlattıklarına? Gerçekten şaka gibiydi.

Etrafına bakındı daha fazla burada durmasının bir anlamı yoktu artık. Yavaşça yürüdü ve dışarıya çıktı. Derin bir nefes aldı ve kapıyı kapatmadan önce son bir defa içeriye baktı. Sanki karısı her an koşup gelip olanların hiçbirinin gerçek olmadığını söyleyecek gibiydi. Ama artık her şey için çok geçti. Kapıyı yavaşça kapattı. Etrafına bakındı yine. Refleks olmuştu onun için artık bu. Ama aldırmadı. Yavaş yavaş yürümeye başladı gecenin karanlığına doğru. Acaba taksici yakınlarda mıydı diye düşündü içinden. Hoş. Bir daha almazdı ya taksisine.

                                                       👉SON👈

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments

 


2.     Bölüm

 

Alper o sabah yatağından kalkmadan hemen önce gece başında toplandıkları mumyayı    düşünmeden edemedi. Acaba satsa ne kadar para ederdi o mumya? Çok da değerli şeyler vardı üzerinde. Şu Alp de amma saf adamdı. Kim bir mumyayı açmak için uğraşırdı ki? Kendisi olsa kimseye haber vermez, mumyayı da satar zengin olurdu. Ama kendisinin de işine gelmemiş değildi hani. Ne yapsa da mumya kendisine kalsa diye düşünüp duruyordu. Ama işte bilmiyordu ki bunu düşünen sadece kendisi değil.

Ahmet de mumyanın boynundaki değerli taşlardan yapılmış olan o gerdanlığın kimde olduğunu merak ediyordu o sabah kahvaltısının başında çayını yudumlarken. Herkes oradaydı. Kim yapardı ki? Kendisi de yapmak istemişti nedense bir an. Ama biri ondan önce davranmıştı.

O sıralarda Cevdet ise kitaplar arasında kaybolmuş buldu kendini. Bir hiyeroglif vardı lahitin üzerinde ve hepsini okuyamamıştı. O yüzden bir sürü araştırmak yapmak için işe koyulmuştu. Dolayısıyla kolye pek de umrunda değildi. Belki de sadece öyle davranıyordu. Kim bilir?

Kahramanımız o sabah çok yorgun uyandı. Sonuçta öğlene kadar uyumayı planladığı uykusu gecenin bir yarısı beklediği bir anda mahvolmuştu. Yataktan kalktı. Ayaklarını sürükleyerek lavaboya gitti. Aynanın karşısına geçti ve kendine baktı. Yıllar onu pek de yaşlandırmamıştı ama sakalları oldukça uzamıştı ve çok dağınık duruyordu. Sakallarına rağmen 27 yaşında gibi gösteriyordu hala. Gözlerinin altlarının mor olduğunu fark etti. Ayrıca şişmişti de. Yüzünü yıkadı hızlıca. Acaba kahvaltıda ne var diye düşündü hemen. Acıkmıştı. Yüzünü kuruladıktan sonra aşağıya indi. Etrafta kimsecikler yoktu. Karısı işe gitmiş olmalıydı. Sahiden bugün günlerden neydi. Masanın üstüne baktı, takvim 24 mayısı gösteriyordu. O en midesinden bir gurultu yükseldi. Bir an önce bir şeyler yemeliydi. Kendine bir kahve yaptı ve dolapta ne varsa kendine bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltısını yaparken bir yandan da gazetesini okumaya başladı. İlk sayfada pek de ilgi çekici bir haber yoktu. Her zamanki şeyler. Ekonomi, siyaset, eğitim…bir sayfa daha çevirdi ve işte o an gözüne bir şey takıldı. Fotoğraftaki adam tanıdık geliyordu. Fotoğraftaki adam daha gece konuştuğu, sohbet ettiği, beraber mumyayı incelediği eski dostu Alp’ti. Gözlerine inanamadı. Bu doğru olamazdı. Gözünü kapattı birkaç saniye sonra yavaşça geri açtı. Yetmedi kolunu çimdikledi. Ama fotoğraf hala oradaydı işte. Oradan bakıyordu ona. Haberi okumaya başladı. Haberin başlığı şöyleydi: Ünlü Arkeolog Alp Tezcan bugün sabah saatlerinde evinde ölü olarak bulundu. Haberin devamını hızla okudu.

‘’Ünlü arkeolog Alp Tezcan bugün sabahın erken saatlerinde evinde göğsünden vurulmuş olarak bulundu. Yapılan tüm müdahalelere rağmen Tezcan kurtarılamadı. Sağlık ekipleri zaten çok kan kaybettiğini onlar geldiğinde çoktan son nefesini vermek üzere olduğunu belirtti. Polis soruşturmaya başladı. Tezcan’ın kim ya da kimler tarafından öldürüldüğü henüz bilinmiyor. Olay yeri inceleme ekipleri ilk incelemeyi yaptılar. Tezcan’ın ölüm nedeni yapılan otopsiden sonra kesinlik kazanacak.’’

Haberi tekrar tekrar okudu. Yetmedi emin olmak için Alp’i aradı. Ama telefon çalmasına rağmen açan olmadı. Gidip kendi gözüyle görmeliydi. Yukarıya koşarak çıktı ve dolapta ne bulduysa üzerine geçirip kendini sokağa attı. İnanamıyordu resmen. Tamam uzun süre görüşmemişlerdi bu kadar tepki göstermesi normal olmayabilirdi ama sonuçta kaç yıllık arkadaşıydı.         

Alp’in evine vardığında kapıda sarı şerit üzerine yazılmış girilmez yazısını gördü. Demek ki haber gerçekti. Kapıya yaklaşmaya başladı yavaşça. Tam sağ elini kapı koluna uzatmıştı ki bir polis memuru onu durdurdu. Buraya giremeyeceğini orasının olay mahali olduğunu söyledi. Kendisinin kim olduğunu ve burada ne işi olduğunu sordu. Hemen kendini tanıttı. Alp’in eski bir arkadaşı olduğunu söyledi. Polis memuru onunla birlikte gelmesini istedi. Ona çeşitli sorular sormak istiyordu.

İfadesini verirken oldukça endişeliydi. Bu polis memurunun dikkatinden kaçmamıştı. Göz ucuyla onu izliyordu. Dün gece yaptıkları şeyler ortaya çıkmalı mıydı? Ne kadarını anlatmalıydı polis memuruna? Acaba yaptıkları şeyler yasal mıydı? Ya diğerleriyle ifadesi çelişirseydi? Sonuçta birbirlerini ilk defa görmüşlerdi. Kimin ne kadarını anlatacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Neyse ki verdiği cevaplarda sesi tedirgin edici bir şekilde çıkmamıştı ve polis memuru hiçbir şeyi çakmamıştı. Polis memuru ona bir şey göstereceğini, bu göstereceği şeyi daha önce görüp görmediğini sordu. Alp’in yanında bir adet taş bulunmuştu. Polis memuru taşı getirdiğinde hayretler içerisinde kaldı. Bu dün gece kaybolan gerdanlığın bir taşıydı. Ama asıl soru oraya nasıl gelmişti? Polise dün geçen olayları anlatmalıydı. Belki de katili bulmaları için bir ipucu bulmalarına yardım ederdi. Sonuçta arkadaşı öldürülmüştü, kendisi de hiç beklemediği bir anda bir kurşuna kurban gidebilirdi.

Polise olup biteni anlatıp evinin yolunu tuttuğu sırada yalnız olmadığını hissediyordu. Etrafı kolaçan ederek gidiyordu. Arkasında birinin varlığını hissetti. Birden arkasını döndü. Sanki birisi onu takip ediyormuş gibi bir hisse kapıldı. Ama etrafta kimsecikler yoktu. Sadece rüzgârda yapraklarının çıkardığı hışırtıyla sallanan ağaçlar vardı. Belki de sadece hayal görmüştü. Ceketini düzeltti ve önüne dönüp yürümeye devam etti.

Eve geldiğinde karısı hala gelmemişti. Demek ki daha işleri bitmemişti. Başı bayağı dolu olmalıydı. Yoksa çoktan bu saate gelmiş olurdu. Karısı çalışırken kendisinin çalışmaması çok hoş bir durum değildi. Sonuçta tüm yükü onun omuzlarına bırakmamalıydı. En azından evdeki işlere yardım edebiliyordu. Bu da hiç yoktan iyiydi.

Yukarı çıktı. Üzerini değiştirdi ve daha rahat şeyler giydi. Aşağıya mutfağa inip kendisine sert bir kahve yapıp koltuğa gömüldü. Belki bu kahve biraz olsun uykusunun açılmasına yardımcı olabilirdi. Gazete hala masada duruyordu. Sanki Alp oradan kendisine bakıyordu katilimi bu dercesine. Kahvesini yudumlarken aklına birden mumya geldi. Mumyaya ne olmuştu acaba? İşte bunu hiç düşünmemişti şimdiye kadar. O böyle mumyayı düşünürken işte o anda karısı geldi içeriye. Çok bitkin görünüyordu. Bugün çok iş vardı demek ki başında. Duş alıp hemen uyuyacağını söyledi ve iyi geceler diyerek yukarıya çıktı. Acaba gazetedeki haberi görmüş müydü? Yoksa görmemiş miydi? Büyük ihtimalle görmemişti çalışmaktan. Anlatıp anlatmamak konusunda kararsız kaldı. Karısı zaten yorulmuştu. Bir de bunları anlatıp onun kafasını daha da yormamalıydı.

Karısı uyuduğu için doğal olarak akşam evde yemek yapan olmamıştı. Kendisi de hiç beceremezdi zaten. Sanırım yine dışarıdan bir şeyler sipariş etmek zorunda kalacaktı. Dışardan yemeyi hiç sevmezdi. Aslında iştahı da yoktu. Sırf bir şeyler yemek için yemek yiyecekti. Alp’in ölümü onu derinden sarsmıştı. En iyisi uyumak diye düşündü. Belki de uyuyunca her şey geçerdi. Yukarıya çıktığında karısının uyumamış olduğunu gördü. Yatağa gömülmüş kitap okuyordu. Acaba ne zamandır bu kitabı okuyordu hiç bilmiyordu. İşte o an son günlerde karısıyla arasının çok da iyi olmadığını fark etti. Acaba ne kadar süredir böyleydiler? Hiç bilmiyordu. Sessizce terliklerini çıkarıp karısının yanına uzandı. Onu rahatsız etmek istemiyordu. Başını yastığa koyup gözlerini yavaşça kapattı. O günü düşünmemeye çalışarak derin bir uykuya daldı.

Ertesi sabah gözlerini açmakta yine zorlandı. Erken bir saatte uyumuştu. Başı çatlarcasına ağrıyordu. Başını zor bela kaldırabildi yastıktan. Yan tarafında bir boşluk olduğunu fark etti. Karısı işe gitmişti sanırım. Saat kaçtı acaba? Sol eliyle komodinin üstünü yokladı. Saat eline geldi.  Göz hizasına kaldırıp baktı saate. Saat onu çoktan geçmişti. Yavaşça kalktı yatağından. Etrafına bakındı. Acaba terlikleri neredeydi? Etrafta terliklerini ararken terliklerinin giysi dolabının orda olduğunu fark etti. Acaba terlikleri oraya nasıl gitmişti. Terliklerini giydi yavaşça. Lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı ve aşağıya indi. Her zamanki gibi kendisine sert bir kahve yaptı ve gazetesini eline alıp okumaya başladı. Üçüncü sayfaya geldiğinde ise duraksadı. Tanıdık bir yüz vardı sayfada. Sanırım bu geçen gece gördüğü adamlardan biriydi. Haberi okumaya başladı hızlıca. İsmi Alper’di. Bugün sabahın erken saatlerinde evinde silahla vurularak öldürülmüştü. Söylenenlere göre yanında delil olarak küçük bir taş bulmuşlardı.  Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir adammış yazılanlara göre. Aklına bir soru takıldı. Acaba bu ölüm haberinin Alp’in ölümüyle bir ilgisi var mıydı? Olaylar aynıydı. Her ikisi de silahla göğsünden vurulmuştu.  Her ikisinin de yanında birer tane değerli olduğu düşünülen taşlar bulunmuştu.  Üstelik bu değerli taşlar, o gece mumyanın boynundan çalınan gerdanlığa aitti.

İşin aslını öğrenmek için olay yerine gitmeyi düşündü ama dikkat çekebilirdi. Ayrıca adresi de bilmiyordu zaten. Acaba adresi nereden öğrenebilirdi? Adamı daha ilk defa o gece görmüştü. Bir daha görüşmeyiz diye de birebir tanışma gereği duymamıştı. Polis merkezine gitse durumu izah etse öğrenebilir miydi acaba? Yok yok olmazdı. O zaman kesin kendisinden şüphelenirlerdi. En iyisi susmak ve bu işi kendi başına halletmekti. Ama ya sıra kendisine geliyorsa? En iyisi geriye kalan iki kişiyi de bulup bu konu hakkında olan bitenleri onlara anlatmaktı. Sonuçta onlar da tehlikede olabilirlerdi. Peki nasıl ulaşacaktı onlara? İsimlerini bile bilmiyordu. Alp illa ki yazmıştır bir yerlere diye düşündü. En iyisi Alp’in evine gizlice girip evi aramaktı. Belki oradan adreslere ulaşabilirdi.

O gün akşamı bekledi eve girmek için. Akşam olunca elinde bir maymuncukla pencere kenarlarını zorlamaya başladı. Sıkışmıştı sanırım. Bayağı uğraşması gerekiyordu. Pencereyi açmaya çalışırken bir yandan da ara ara etrafı kolaçan ediyordu. Sonra birden pencere büyük bir gürültü çıkararak açıldı. Korkmuştu. Etrafına bakınmaya başladı. Acaba bu sesi duyan birileri olmuş muydu? Etrafını hızlıca kolaçan etti. Kimsecikler yoktu ortalıkta. Derin bir nefes aldı. İyi ki kimse duymamıştı. Bir de onlarla uğraşmak istemiyordu. Sağ ayağını pencereden içeriye atarak içeri girdi hızlıca. Pencereyi de arkasından kapattı fark edilmemek için. İçerisi oldukça karanlıktı ve ölüm sessizliği halimdi eve. Işıkları açamazdı. O yüzden evden getirdiği mini boy el fenerini çıkarıp yaktı. Küçük bir şeydi ama işini görürdü.

Etraf oldukça dağınıktı. Hemen ufak ufak aramaya başladı etrafı. Kitapların arasına baktı, defterlerin sayfalarını karıştırdı ama en ufak bir ipucuna rastlamadı. Alt kata bakmaya karar verdi bir de. Orada gizli bir odası vardı. Sadece ikisi biliyordu. Mumyayı da oraya koymuştu büyük ihtimalle. Kapı nasıl açılıyordu ki? Etrafına bakınırken işte o an hatırladı. Duvardaki Van Gogh tablosunun altında bir düğme vardı. Tabloyu hafifçe kaldırdı. Duvarı eliyle yoklayarak düğmeyi buldu ve bastı. Duvar yavaşça hareket ederek iki kişinin geçebileceği kadar açıldı. Kapıdan süzülerek geçti. Etrafta hiç ışık yoktu yine. El fenerini gezdirmeye başladı yavaşça. Evet işte mumya oradaydı. El fenerinin cılız ışığı mumyanın yüzüne düşüyordu. Ama bir değişiklik vardı sanki. Dikkatlice bakınca mumyanın üzerindeki bütün değerli mücevherlerin yok olduğunu fark etti. Hepsi gitmişti. Kim ya da kimler çalmıştı onları? Demek burayı bilen başkaları da vardı. Etrafına iyice bakınmaya devam etti. İşte o anda mumyanın yanında küçük bir defter gözüne ilişti. İçini açtığında birkaç telefon numarası ve adresle karşılaştı. Kendi ismi de vardı bunların arasında. İşte diğerlerinin numaraları da buradaydı. Diğer iki kişinin isimleri Ahmet ve Cevdet’ti. Telefon numaraları vardı. Acaba arasa mıydı? Yok yok telefonla anlatılacak bir konu değildi bu. Defteri aldı ve adresleri bulmak için geldiği pencereden çıkarak karanlıkta kayboldu.

İlk adres bulunduğu yerden beş sokak ötedeydi. Yürüyerek gidecekti. Arabası vardı ama genelde karısı işe gitmek için kullanırdı. Hızlı hızlı yürümeye başladı. Oraya ne kadar hızlı giderse belki de olacakları o kadar çabuk engellerdi. Bir anda koşmaya başladı. Ya çoktan Ahmet de diğerleri gibi öldüyse. Ya orda katille karşılaşırsa. İşte burasını hiç düşünmemişti. Ama ne olursa olsun gitmeliydi Ahmet’in evine. Beş sokak sonra adresi çıkardı cebinden. Bulmak hiç de zor olmamıştı. Çünkü mahallede hemen göze batıyordu o kadar büyük binalar arasında. Tek katlı, duvarları gri renkte, iki küçük penceresiyle oldukça küçük bir evdi.  Bahçe kapısını yavaşça itti. Büyük bir gıcırtıyla açıldı. Sanırım uzun süredir yağlanmamıştı. İçeriye girince aynı gıcırtıyla geri kapattı kapıyı. Evin kapısına geldi. Üç kez vurdu kapıya ama açan olmadı. Uyuyor olmalıydı. Vakit çoktan gece yarısını geçmişti. Kapıyı tekrar tekrar çaldı ama yine de açan olmadı. Bu işte bir terslik vardı. İyice meraklanmıştı. Cebindeki maymuncuğu çıkararak kapıyı zorlamaya başladı. Birkaç defa denedikten sonra kapıyı açmayı başardı. Ama içeride hiç ışık yoktu. Ahmet’e seslendi birkaç defa ama içeriden herhangi bir yanıt alamadı. İyice endişelenmeye başlamıştı. Yavaş yavaş ilerledi dar ve uzun koridorda. Biraz ilerledikten sonra sağdaki ilk odadan ışık geldiğini fark etti. Yavaşça yaklaşıp odanın içine baktı. Ahmet televizyonun karşısındaki koltukta oturmuş at yarışı izliyordu. Tam ‘’Ahmet sana kaç defa seslendim bana neden cevap vermiyorsun’’ diyecekti ki işte o anda bir terslik olduğunu anladı. Yavaştan yaklaştı Ahmet’in yanına. Ahmet’ten hala bir tepki yoktu. Yanına tamamen yaklaştığında fark etti Ahmet’in o bembeyaz olan gözlerini. Ölmüştü. Çığlık atmamak için kendini zor tuttu. Birisi onu göğsünden vurmuştu. Çok acı çekmemişti sanırım. Çünkü vurulduğu gibi aynı pozisyonda kalmıştı. Kim yaptıysa temiz iş yapmıştı. O an gözüne parlayan bir şey çarptı Ahmet’in yanında. Dikkatlice baktığında bunun bir tür taş olduğunu fark etti. Bir yerden tanıdık geliyordu am nerden. Tabi ya Alp ve Alper’in yanında da buna benzer taşlar bulunmuştu.

Yetişememişti. Kurtarabilirdi onu ama yapamamıştı. O an bir şey unuttuğunu fark etti. Katil hala evin içinde olabilirdi. Eline masanın üzerinde duran boş vazoyu aldı ve evi kolaçan etmeye başladı. Zaten topu topu iki odası vardı. Kapı arkalarına, dolapların içine, kısaca her yere baktı ama evin içinde başka kimse yoktu. Oradan bir an önce çıkması gerekiyordu. Yoksa polisler sabah geldiğinde onu suçlu bulabilirlerdi.

Alel acele kapıya koştu. Parmak izi kalmış mıydı acaba herhangi bir yerde? Tabi ya taşa dokunmuştu. Hemen içeriye geri dönüp taşı ceketinin koluyla sildi ve bulduğu yere geri koydu. Sonra ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı.

 

Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments

 


1.     Bölüm

 

Önceki akşamki içki aleminde içkiyi biraz fazla kaçırmıştım sanırım. Başım fena halde çatlıyor, gözlerimi bir saniyeliğine bile açamayacak kadar uykulu hissediyordum kendimi. Bu yüzden gece dışarıya çıkıp orda burada gezmek yerine, birkaç lokma bir şeyler atıştırıp hemen uykuya dalmayı düşünüyordum.

            Kars gravyerine bayılırım. Bir oturuşta yarım kilodan fazla yenmesini pek tavsiye etmiyorlar ama gel de kendine söz geçir. Kimi zaman bire de hiç karşı çıkmıyorum. Bazen ikiyi, hatta üçü bile yemeye kalkışmadım değil. Karım ise daha fazla olduğunu düşünüyor hep. Soyut olarak böyle gözükse de somut olarak pek de mümkün değil. Öyle sade sade yemek olmak olmaz. Yanında mutlaka kırmızı şarapla içeceksin.

            Böylesine sade bir yemeği bitirdikten sonra, pijamamı giyindim, ertesine gün öğleye kadar uyuma düşüncesiyle başımı kuş tüyü yastığa koydum ve derhal derin bir uykuya daldım.

            Ama insanın bu tür istekleri ne zaman gerçekleşmiştir ki? Evin ahşap kapısının tokmağının sabırsızlıkla vurulması yüzünden uykumdan sıçrayarak uyandım. Kimdi bu saatte gelen? Ne istiyordu? Az daha yavaş vuramaz mıydı şu kapıyı? Ben daha gözlerimi açmaya çalışırken karım elinde bir notla yanıma geldi. Not eski dostum Alp’ten geliyordu. Demek ki az önce kapıyı öylesine hızlı vuran oydu. Notu karımdan alıp okumaya başladım. Üzerinde şunlar yazılıydı:

            Eski dostum bu notu alınca hemen yanıma gelmeni istiyorum. Hani sana hep bir mumyadan bahsederdim. İşte o mumyayı sonunda inceleyebileceğiz. Ne muhteşem bir şey değil mi? Üstelik sargıları bile açılmamış. Tertemiz bizi bekliyor. Senin de bu muhteşem olayı kaçırmak istemeyeceğini düşündüğüm için bu notu bırakıyorum sana. Bu gece saat birde bana gel. Eski dostun ALP.

            İlk başlarda pek ilgimi çekmedi bu olay. Ama notu tekrar tekrar okudukça ne kadar muhteşem bir olaya şahitlik edeceğim kafama dank etti birden. Böyle bir olayı kim bilir bir daha ne zaman görecektim. Belki ki hiç göremeyecektim. Hemen yatağımdan fırladım. Dolabımda ne bulduysam üzerime geçirdim. Kimse mumya varken benim üzerimdekilere dikkat etmezdi zaten. Karıma geç gelebileceğimi ve beni beklemeyip uyumasını söyledikten sonra Alp’in evine gitmek için hızla yola koyuldum.

            Oraya ulaştığımda benden başka dört kişi beni bekliyordu. Ne zannetmiştim ki sadece bana mı söyleyeceğini. Mumyanın içinde bulunduğu tabutu büyük bir yemek masasının üzerine koymuşlardı. Nerden bulmuşlardı acaba böyle bir masayı? Anladığım kadarıyla beni bekliyorlarmış. Benim de geldiğimi görünce mumyanın tepesine leş kargaları gibi üşüştüler hemen.

            Bu mumya, Yukarı Nil kesiminde bulunan, M.Ö. 3500 yılına ait, henüz hiçbir insan elinin dahi değmediği Mısır’ın ücra bir köşesindeki küçük bir piramitten çıkarılmıştı. Henüz bulunduğu yerden çıkarılması ise daha birkaç yıl öncesine dayanıyordu. Bu küçük piramit bulunan diğer piramitler kadar ilgi çekici olmasa da içinde incelenecek bir sürü hazine taşıyordu. Bizim mumyanın bulunduğu kurgan ise söylenenlere göre piramitin diğer odalarına göre daha sadeymiş. Acaba bunu ölen kişi kendisi mi istemişti? Yoksa işlediği bir günahtan dolayı mı böyle yapılmıştı?

            Bu M.Ö. 3500 yılına ait olan mumya, ünlü arkeolog Mesut Aktaç’ ın bulduğu konumda bırakılmıştı. Yani mumyanın lahitinin kapağına bile el sürülmemişti. O kadar yıl boyunca müzeyi ziyarete gelen insanlar sadece bu lahiti görmüş ama içindekini de hep merak etmişti. Bu aslında bizim işimize geliyordu. Sonuçta elimizde henüz sırları çözülmemiş ve yağmalanmamış bir mumya duruyordu ki bu çok rastlanan bir durum değildi. Gerçekten heyecan verici bir olaydı.

            Masaya yaklaştığım an, lahitin ne kadar da büyük olduğunu fark ettim. Sanırım boyu 2.5 metre, eni ise 1.5. metreydi. Lahit demek de pek doğru değil aslında. Dikdörtgen bir kutuya benziyor sadece.

Kapağı açmak için yeltendiğimizde ne kadar da ağır olduğunu fark ettik. Beş kişi tüm gücümüzü kullanarak ittirmeye başladık. Zor da olsa kapağı açmayı başarabildik. Lahitin kapağını ittirdiğimizde içerisinde çeşitli resimler ve yazılar olduğunu fark ettik. Aramızda bunu okuyabilecek kimse var mıydı acaba? Sonuçta Alp hariç hepsi hayatında ilk defa gördüğü insanlardı. Ben böyle düşünmeye devam ederken o sırada içimizden biri öne atıldı ve yavaşça okumaya başladı. Adamın iyi bildiği bir dildi anlaşılan. Adam okumayı bitirip bize bu yazıların Zuluca adlı bir dile ait olduğunu ve neler yazdığını açıkladı. Yazılarda bu lahitin içinde yatan kişinin çok büyük bir günah işlediği ve cezalandırmak amacıyla onu diri diri mumyaladıkları yazıyordu.

Hepimiz tedirgin olmuştuk ama yine de merakımıza yenik düşüp incelemeye devam ettik. İç içe birkaç kutudan oluşuyordu lahitin geri kalanı. İlk iki kutunun arasında az bir boşluk bulunuyordu ve bu boşluğu reçine ile doldurmuşlardı. Bu ikisini açtıktan sonra karşılarına bir üçüncü çıktı. Bu iki sandık ise birbirinin içine tam uyum sağlamıştı. Aralarında hiç boşluk yoktu.

Son sandığı açtığımızda karşımıza alçıyla kaplanmış bir mumya çıktı. Alçının üzerinde yine çeşitli türlerde yazılar ve resimler vardı. Sanırım ölen kişinin hangi günahı işlediğini anlatan resimlerdi bunlar.

Mumyanın boynunu hafif bir şekilde sıyırdığımızda boynunda birçok değerli taşlardan yapılmış büyük bir gerdanlıkla karşılaştık. Aramızdan birisi bu kolyeyi mumyanın boynundan çıkarmaya çalıştı. Ama onu hemen engelledik. Çünkü lahitin üzerinde yazanlara kulak asmalıydık. Büyük bir günah işlemişti. Lanetli olabilirdi. Bu riski alamazdık.

Alçıyı soyup mumyanın üzerinden çıkardığımızda etin çok iyi bir şekilde korunduğunu gördük. Ama dikkatle incelediğimizde vücudunda hiçbir kesik izine rastlamadık. Sanırım canlı canlı mumyalandığı için olmalıydı. Aramızdaki herkes deneyimli kimselerdi ama kimse daha önce böyle bir olayla karşılaşmamıştı. Saat de epey geç olmuştu zaten. Bu konu hakkında yarın düşünürdük. Şimdi hepimiz evine gitse daha iyiydi.

Tam oradan ayrılmak üzereydik ki adının Alper olduğunu öğrendiğim birisi volta pili yardımıyla mumyanın içinin nasıl göründüğünü merak ettiğini söyledi. Beş altı bin yıllık mumyaya elektrik verecektik. Şaka gibiydi. İçlerinde sadece bu fikri ben mi saçma bulmuştum acaba sadece. Belki de ben bu konu hakkında yeterince bilgi sahibi değildim. Çünkü ekibin geri kalan üyeleri bunun çok mantıklı olduğunu düşündüler. Birisi doktorun çalışma odasına gidip birkaç tane pil getirdi. Birkaç defa denedikten sonra başardık ama aniden elektrikler gitti. Sigorta mı atmıştı acaba? Birisi eline küçük bir el feneri alarak bakmak için gitti. Kısa bir süre sonra elektirler geldi. Gerçekten de sigorta atmıştı. Etrafta bir eksiklik vardı sanki. Etrafı incelediğimizde mumyanın boynundaki o büyük gerdanlığın orada olmadığını fark ettik. Herkes birbirine bakıp kimin aldığını soruyordu. Ama dediklerine göre kimse almamıştı. İşte o zaman anladım bu işin sonunun hiç de iyi bir yere varmayacağını.

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose