Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨


         Hepinize yeniden merhaba. Uzun bir aradan sonra yeni bir 'Blogları Canlandırma Projesi' konusu ile sizlerleyim. Temmuz ayı konusu İspanyol kültürü ve romantik-drama idi. İstediğimiz konuyu seçerek o konuda film ve dizi izleyebilir ya da kitap okuyabilirdik. Ben de bu ayın konusu olarak İspanyol kültürünü seçtim ve bu konuya yönelik olarak da ''Pan'ın Labirenti'' adlı filmi izledim. Açıkça söylemek gerekirse filmin afişi beni ilk başlarda korkuttu. Korku türünde bir film bekledim. Ama hiç de beklediğim gibi değilmiş. Gayet de zevkle izledim. Bu yüzden bir filmi izlemeye karar verirken afişine kesinlikle aldanmayın derim.



           Filmin konusundan kısa bahsedecek olursak: Bir peri masalı ile başlıyoruz filme. Bu peri masalı film boyunca bizi takip edecek zaten. Bu peri masalımızın prensesi ye altındaki sarayından dünyaya kaçmış ve geri kalan yaşamını yeryüzünde bir fani olarak geçirmiş ve ölmüştür. Efsaneye göre bu prensesin ruhu yeniden bir insan bedeninde dirilecek ve yeniden kaçtığı sarayına geri dönecektir. Filmin ana konusu bu olay üzerine kuruludur. Daha sonra kendimizi bir anda İspanya iç savaşı içerinde buluruz. İspanya iç savaşının devam ettiği yıllarda küçük bir dağ köyünde gerillaları yok etmek için kurulan bir kampa geliriz. Komutanın oğluna hamile olan bir kadın ve bu kadının kızı Ofelia'nın bu kampa gelmesi ile işte bu peri masalı bir anda gerçeğe dönüşmeye başlar. Bir yanda savaşın dehşetleri devam ederken bir yanda da küçük bir kızın hayal güçleri ve sihirleri hayat bulur. 
  


          İspanya iç savaşı deyip duruyoruz. Peki ne bu İspanya iç savaşı? İspanya İç Savaşı, 1936-1939 yıllarında arasında İspanya'da karşılıklı memnuniyetsizliklerin sebep olduğu cumhuriyetçi ve milliyetçi taraflar arasında çıkan bir iç savaştır. 16 Temmuz 1936 tarihinde General Mola, General Goded ve General Francisco Franco'nun ''Cumhuriyetçi Halk Cephesi'' yönetimine karşı isyan başlatması ile ülke içerinde üç yıl süren bir iç savaş başlamıştır. Bu savaş yaklaşık olarak üç yıl sürmüş ve 1939 yılının mart ayında milliyetçilerin  Madrid'e girmeleri ile sonuçlanmıştır. Milliyetçilerin başkente girmesiyle İspanya'da uzun yıllar sürecek olan Franco diktatörlüğü başlamıştır. Bu savaşın bilançosu çok ağır olmuştur. Yaklaşık 600.000 insan hayatını kaybetmiştir.


              Gelelim filme. Peki kimler yer alıyor bu filmde? Aslında birçok karakter var ancak sadece öne çıkanlara değineceğim. Zaten olaylar bu karakterler üzerine kurulu. İlk olarak Ofelia'dan başlayalım. Ofelia, küçük yaşta babasını kaybetmiş, annesinin hayatını yeniden devam ettirmek için evlenmiş olduğu zalim bir yüzbaşı ve savaşın ortasında kalan bir kızdır. Bu dış dünyanın ona getirmiş oldukları onu peri masalları okumaya yöneltir. Sırf bu yüzden de hayal gücü fazlaca gelişmiştir. Hayal gücü onu ilginç yaratıkların olduğu bir dünyaya kaçırır. Orda her ne kadar iyi şeylerle karşılaşsa da korkularla da karşılaşır. Bunlar, ona bazı gerçekleri kavramasında yardım edecektir. İşte bu ilginç yaratıkların olduğu dünyada onu Pan karşılar. Peki bu Pan denilen şey ne? Filme adını veren Pan, yarı insan, yarı keçi olan bir fabel yaratığı ve ayrıca da labirentin bekçisidir. Bataki peri masalı ile de bağlantısı vardır. O ayrıntısına girmek istemiyorum. Filmi izlemenize engel olmak istemem. Biraz da merak edin. Gelelim Üvey babaya. İspanya iç savaşı'ndan galip ayrılan General Franco'nun emri altında direnişçilerle savaşan bir yüzbaşıdır. Katı yürekli, sevgi nedir bilmez, cani, kaba, insan sevgisinden mahrum... Kısacası nerede bir kötü özellik var hepsi bu adam üzerinde toplanmış diyebilirim.


           Pan'dan bahsetmiştik. Pan ve Ofelia arasında filmin başında yer alan peri masalından dolayı bir bağlantı vardır. Pan, Ofelia'nın yer altından kaçan prenses olduğunu ve onun yer altına dönebilmesi için kendisinin ona vereceği üç görevi yerine getirmesi gerektiği söyler. Bunlar:
1. Bir incir ağacının köklerine yerleşmiş onun yeşermesini engelleyen bir kurbağayı öldürmek ve karnından bir anahtar almaktır.
2. Adeta bir ziyafet sofrası başında nöbet tutan yaratığı (Pale Man) uyandırmadan hançeri almaktır.
3. Masum birinin kanını akıtmaktır.

          Ofelia'nın bu görevleri başarıp başaramadığına ya da ne gibi sorunlarla karşılaştığına değinmeyeceğim. Filmde Ofelia’ya görevler veren Pan ve Labirent ile ilgili olarak; Pan, doğrudan mitolojik bir karakterdir. Hermes’in bir Nympha’dan olma keçi boynuzlu ve keçi ayaklı oğludur. Pastoral müziğin, çobanların, sürülerin, dağlık ve tenha arazilerin tanrısıdır. Tıpkı filmdeki mekanımız gibi yerlerin. Filmin müzikleri; ünlü besteci Javier Navarrete tarafından yapılmıştır. Çoğunlukla mavi tonlarında çekilmiş olan filme, mavinin hüznünü “Mercedes’s Lullaby” adlı tema müziğiyle vermek istemiş besteci. Müzik filme öyle uyum sağlamış ki; içinizden hafif hafif mırıldanırken bile, kendinizi Pan’ın büyülü dünyasında hissetmenizi sağlıyor. Baştan aşağı post-modern bir yapım demek yanlış olmayacaktır bu film için. Filmin bu “gerçek” dünyayı anlattığı kısımlarında karanlık bir görsellik kullanılmış. Özellikle gri üniformalar, koyu renk kıyafetler, kapalı gökyüzü ve sürekli yağmur filmin esas hikayesine hem fiziksel hem de içsel bir soğukluk katıyor. İkinci anlatı Ofelia’ın fantastik dünyasına geçildiğinde ise bu karanlığın yerini yavaş yavaş aydınlığa ve renge bıraktığını görüyoruz. Çok yönlü bir film olmayı başarmış olan Pan’ın Labirent’i anlatmak istediklerini başarılı bir şekilde anlatmış. Hem insanın kendinden kaçtığı yer olan hayal gücüne vurgu yapması, hem de İspanya iç savaşında ve dünyanın pek çok yerinde yaşanan faşizmin gerçek yüzünü, acımasızlığını ve iğrenç yüzü de anlatılmaya çalışmış. Filmde yaşananlar aslında insanın hayal gücünün ne kadar etkileyici olduğunu gösteriyor. İnsanın gerçeklerden kaçmak için kullandığı yer olarak hayal dünyasını seçtiğini anlatıyor. 
                 Ben izlerken keyif aldım ve tekrar tekrar izleyebilirim dediğim filmlerden biri oldu. Umarım siz de hem yazımı okurken hem de filmi izlerken keyif alırsınız. 

“Gerçekler sizi sardığında, tek sığınağınız hayal gücünüzdür.”

Share
Tweet
Pin
Share
23 Comments


Merhaba kitapsever dostlarım. Bugün yeni bir kitapla daha sizlerleyim. Bugünkü kitabımız büyük bir şaheser olarak nitelendirdiğim William Shakespeare’in Romeo ve Juliet adlı tiyatro eseri. Hemen hemen hepimizin bir yerlerken duyduğu bir aşk öyküsünü anlatıyor kitap. Hikâye karakterleri aslında İngiliz şair Arthur Brooke’in 1562 yılında yayımlanan Romeus ve Juliet’in Trajik Öyküsü adlı uzun şiire dayanır. Shakespeare öyküyü birçok karakterle desteklemiş ve birçok olaylar silsilesi eklemiştir. Dolayısıyla eser iki insanın kaleminden geçerek bize ulaşmıştır. Eserin bir aşk hikayesini işlemesi ve karakterlerin iki düşman aileden seçilmesi ve eserin sona erişi bize Leyla ile Mecnun adlı halk hikayesini hatırlatır. Karakterlerin birbirine düşman olan iki aileden olması, birbirlerine kavuşmak zorlu yollardan geçmeleri ve sonunda her ne kadar kavuşsalar da ölümün onları bulması ortak özelliklerden sadece birkaçıdır. Her ikisi de 16. yy.da yazılmış olup biri Doğu’da diğeri de Batı’da efsaneleşmiş bir aşk hikayesidir.   

Eserin konusundan burada bahsetmeyeceğim. Çoğumuz ya biliyoruz ya da okumak isteyip de vakti olmuyor. Okumayanlar için de böylece okuyabilecekleri bir yazı olmuş olur. Bu yüzden bende etki bırakan yönlerden ve eleştirdiğim bazı noktalardan bahsedeceğim sizlere.

Kitabın geçtiği dönemlerde kadınların evlenme yaşı oldukça düşük. Ki Juliet olaylar yaşandığı zamanlar daha on dördüne dahi basmamıştır. Ancak kitapta bu yaştan daha önce evlenen insanların olduğundan da bahseder. Hatta ondan daha genç olanların mutlu anneler olduklarından bahsedilir. Ki Juliet’in annesi de Juliet’i doğurduğu zaman on dördündedir. Bir çocuğun (çocuğun demek istiyorum ki hala bir çocuk oluyorlar o yaşta) daha o yaşta daha hayatı öğrenmeden, o çocukluk çağının güzellikleri yaşamadan böylesine bir sorumluluk altına sokulması ne kadar doğru? Bu günümüzde yer alan çocuk gelinle aynı mantıkta. Tek farkıysa o yıllarda bu tip erkek yaşta evliliklerin normal karşılanması. Hem böyle erken yaşta evlilik desteklenir hem de Juliet’in babası erken evlenenin tez bozulacağını söyler. Burası da ayrı bir çelişki.

Ayrıca kız evladın evlilik konusunda fikirlerini söyleme hakkı yoktur. Sadece formalite icabı sorulur. Eğer olumsuz bir yanıt alınırsa da en olmadık hakaretlere hatta evden kovulmalara dahi yol açar. Bunu da en iyi Juliet’in babasına en ufak bir baş kaldırışında görmek mümkün.

Tam talihi ona gülmüşken, tuttursun geçip karşıma:

"Evlenmem, sevemem ben, daha çok gencim,

Beni bağışlayın, yalvarırım," diye.

Bana bak, evlenmezsen eğer, öyle bir bağışlarım ki seni,

O zaman canının istediği yerde otla, kalamazsın evimde.

Düşün taşın; şakam yoktur benim.

Perşembe yakın, elini vicdanına koy düşün;

Kızımsan, dostuma vereceğim seni,

Değilsen eğer, çekil git, dilen, aç kal, geber sokaklarda;

Bak sana söylüyorum, seni asla tanımam,

Benim olan şeylerden de hiç yararlanamazsın.

Bilesin bunları: İyi düşün. Ben tükürdüğümü yalamam.

Kadınlar kendi evlenmek istediği insanı seçemez ama erkekler seçebilir. Burada bir eşitsizlik hüküm sürüyor. Juliet ise bu eşitsizliğe karşı çıkarak bir ilk gerçekleştiriyor ve sevdiği adamla evleniyor. Bir yandan güçlü bir yandansa tamamen güçsüz. Kadın karakterinin kitapta tam olarak güçlü olduğu bir nokta göremiyoruz. Hatta dediğimiz gibi Juliet’in o baş kaldırışı nedeniyle de toplum içinde yok edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla kadın olmak her dönemde zor. Ne o zaman kolaydı ne de şimdi. Değişen tek şey yıllar.

Anne ve kız arasındaki ilişki de fazlasıyla resmi ve soğuk. Sanki bir yabancı gibiymişçesine. Bunun en büyük etkeninin de daha çocukların doğar doğmaz dadıya verilmesinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitabı okudukça anne ve kız diyaloğunu hiç göremiyoruz neredeyse. Olan da zaten gayet resmi. Daha Juliet ve dadısı arasındaki ilişki öne çıkıyor. En gizli sırlarını, hislerini, düşüncelerini onunla paylaşıyor. Bir anne kız arasındaki ilişkiyi görüyoruz adeta ikisinde. Ama bu ikisi arasındaki bu ilişkinin de belli sınırları var tabi ki. Çıkarlar işin içine girdiğinde insanın gözü döner. En sevdiği insana dahi ihanet eder. Dadı da bir yere kadar yanında olur. Sonuçta o da o evde bir çalışandır ve en ufak bir itaatsizlikte o da kendini kapı dışında bulacaktır.

Biraz da Romeo’dan bahsedecek olursak bana göre kendisi dış görünüşe önem veren bir şıpsevdi. Daha kitabın en başlarında bir kadına aşıkken bir baloda Juliet’i görür ve anında vurulur. Önceki sevdiğini anında unutur. Juliet’in güzelliğinin etkisidir bu. Bir kadının güzelliği bir başka kadının güzelliği bastırır ve bir erkek için bu bir kriter olur birden.

Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere

Bir Habeşin kulağındaki pırlanta gibi,

Asılmış gecenin yanağıma sanki;

El sürülmeyecek kadar güzel,

Dünyaya fazla gelen değerli bir taş bu,

Akranlarımdan çok değişik ve başka,

Ak bir güvercin kargalar arasında:

Durduğu yeri kaçırmayayım dans bitince,

Şu kaba elim kutsansın onunkine değince.

Gönlüm hiç sevdi mi bugüne dek?

Sevdiyse, yalanlayın göz1erim. Görme9im çünkü

Bu geceye dek gerçek güzelliği.

Kitapta bahsetmek istediğim son noktaysa iki düşman ailenin kitabın sonunda barışmalarıdır. Onların barışmalarına vesile olan şeyse kendi evlatlarını bu düşmanlığa kurban etmiş olmalarıdır. Sadece evlatları olsa iyi. Birçok insanı feda ederler düşmanlıkları için. Bence bu biraz bencilce. Kendileri uğruna birçok insanı feda edip sonra pişman olmak. Evet belki sonuç güzel ama o yolda yaşanan onca şeyi de görmezden gelmemek lazım bence.

Bu kitapta daha konuşulacak o kadar çok şey var ki. Ben sadece burada bazı noktalara değinebildim.  Eminim siz de okuduğunuzda bana hak vereceksinizdir. Yazıma burada son veriyorum. Bloğuma destekleriniz benim için gerçekten çok önemli. Her yorumda kendimi biraz daha motive olmuş bularak yazıyorum. Bu yüzden destekleriniz için gerçekten teşekkürler. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle….

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose