Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨


        Philip K. Dick tarafından yazılan ‘’Yüksek Şatodaki Adam’’ adlı roman, II. Dünya Savaşı’nın Nazi Almanya’sı ve Japonya tarafından kazanılması durumunda dünyayı nelerin beklediğini anlatan bir alternatif tarih ve bilimkurgu distopyasıdır. Roman Almanya ve Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nı kazandığı bir dünyada geçmektedir. Kazanan taraflarca farklı kıtalarda yer alan birçok yer işgal edilmiş ve aynı zamanda da ABD üç parçaya bölünmüştür. Doğu Amerika’da (Büyük Germen İmparatorluğu) Almaya egemen iken Batı Amerika’da (Pasifik Amerika Devletleri) ise Japonya egemenliği sürmektedir. Aynı zamanda her iki devletten bağımsız bir de tarafsız bölge (Rocky Dağları Eyaletleri) bulunmaktadır. Amerika’nın paylaşımının stratejik olduğunu düşünebiliriz. Coğrafi yakınlık dikkate alınarak bir paylaşım söz konusudur. Almaya ve Japonya kendine coğrafi olarak yakın gördükleri devletler üzerinde egemenlik hakkı elde etmişlerdir. 

        Teknolojik gelişmelerin ileri bir düzeyde yaşandığı ve soğuk savaş dönemi olarak da adlandırılan II. Dünya Savaşı’nda devletler silahsızlanma yoluna gitmişler ve değil de yaptıkları bilimsel faaliyetler açısından yarış içerisinde olmuşlardır. Ancak kitapta bu bilimsel faaliyetler farklı bir şekilde yansıtılmıştır. Örneğin Ay’a ayak basan ilk insan bir Rus değil bir Alman olmuştur. Almanya’nın dünya üzerinde kurduğu egemenlik yetmemiş, bu egemenlik alanını uzaya da yayma çalışmaları yapmıştır.

        Egemenlik alanını genişletme çalışmaları içerisinde, var olan Amerika kültürünü de asgari düzeye indirerek Amerika kültürünü yok etmek de bulunmaktadır. Amerikalılar kendilerini işgal eden devletlere boyun eğmişlerdir ve kendi topraklarında adeta onların kölesi olmuşlardır. Kültürü yansıtan ögeler asgari boyuta indirgenmiştir ve modası geçmişlik ile nitelendirilmiştir. Öyle ki romanda R. Childan, Amerikalılar tarafından kullanılan modası geçmiş olan ürünleri varlıklı Japonlara sattığı bir antikacı işletmektedir. Savaş öncesi Amerika ürünlerini satan bu yer hem Japonlara bu ürünleri satarken aynı zamanda da bu ürünleri korumaktadır. Sattığı eserler ile bir bağı yoktur, onları para kazanmak için bir araç olarak görür. Hatta eserlerin gerçekten Amerikan kültürü eserleri olup olmadığına dikkat dahi etmez. Sadece satmaya odaklanmıştır. Bu durum onun ilerde insanlar karşısında küçük düşmesine ve hatta işini kaybetme noktasına gelmesine de neden olmaktadır.

        Romanda temel bir zıtlık olan gerçek ve sahte karşımıza çıkmaktadır. Romanda Frank Frink sahte nesneler aracılığıyla kimlik ve anlam bulmaya çalışmaktadır. Çalıştığı atölyede ürettiği sahte Amerikan eserleri bunun en iyi simgesidir. Bu eşyalar geçişten bir değer bir kültür taşıyor gibi görünseler de aslında yapaylıktan başka bir şey barındırmamaktadır. Frink de kendi kimliğini bu şekilde oluşturmuştur. Aslında her ne kadar bir ajan da olsa kendi kimliğinden vazgeçip yeni yapay bir kimlik oluşturması gerekmiştir. 

        Japonlar kitapta Almanlara göre daha pozitif gösterilmiştir. Japonları işledikleri savaş suçlarından pek bahsedilmemektedir. Savaşın sonunda kendi egemenlik alanlarında kurdukları düzene baktığımızda daha çok liberalizme kayan bir yapı görmekteyiz. Yani bireysel özgürlüklerin ve bireysel hakların dikkate alındığı bir dünya görüşü bulunmaktadır. Zen Budizm’e bağlılıkları ve Çin bilgeliğine bağlılıkları Japonları daha açık bir felsefi görüşte ilerlemeye yöneltmiş olabilir.

        Almanlar ise Nazizm hâlâ etkisini göstermektedir. Adolf Hitler artık bir köşeye çekilmiştir ve yerinde bıraktığı boşluk ise Almanya’yı yavaş yavaş yıkıma götürmektedir. Bunda en büyük etkenler ise Avrupa’yı yaşanılamaz hâle getirmeleri olabilir. Hem otorite boşluğu hem de gösterdikleri ırkçı yaklaşımlar Almanya’nın sonunu hazırlamaktadır. Şiddetli bir iç mücadele mevcuttur.

        İki önemli olay bulunmaktadır. İlki Japonya’nın San Francisco’daki ticari elçilerinden Nabutsuke Tagomi etrafında gerçekleşmektedir. Alman donanmasının içerisinde bir oluşum meydana gelmiştir. Bu oluşum içerisinde yer alan kişiler Japonların da desteğini alarak Nazizmi devirmek istemektedirler. Bu amaçla Japon ordusunun eski genel kurmay başkanı Tedeki ile gizli bir kimlik ile istihbarat paylaşımı sağlamak amacıyla bir görüşme planlanmıştır. Fakat bu bilgi alışverişi daha gerçekleşemeden nazilere takılıyor ve ofiste bir çatışma yaşanıyor. Böylece Nazilerin Japonya’ya saldırma planları da deşifre oluyor. 

        İkinci önemli olay ise Abedsen etrafından gelişmektedir. Çekirge Ağır Gelecek adlı kitabı yazmıştır. Bu romanda 1945’te Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Sovyetlerin savaşı kazandığı bir alternatif tarih anlatılmaktadır. Bildiğimiz tarihi akışı romanın içerisine yansıtmıştır. Japonya ve Almanya arasında bir tampon bölgede yaşayan Abedsen’in yazdığı bu kitabın satışı yasaklanmıştır. Ancak kitap Japonların daha serbest bir egemenlik anlayışı gütmesi nedeni ile sadece Almanya tarafında yasaklanmıştır kitap. Naziler bu türde bir alternatif tarih yazan yazarı öldürmek için peşine bir katil yolluyorlar. Ancak işler umdukları gibi gitmiyor ve bu olay başarısızlık ile sonuçlanıyor. Bu iki olay iki temel olaydır.

        Roman içerisinde kurgu içinde kurgu barındırmaktadır. Romanın içerisinde Hawthorne Abedsen tarafından yazılan ‘’Çekirge Ağır Gelecek ‘’ isimli kitapta Almanya ve Japonya’nın savaşı kazanmaması durumunda dünyayı nasıl bir geleceğin beklediğinden bahsedilmektedir. Bu kurgu kitapta gerçekliklerle uyuşmadığı için kitabın yazarı tehlikededir. Suikast ihtimalinden dolayı ‘’ Yüksek Şato’’ adını verdiği bir hisar yaptırmıştır kendine. Romanın adı da buradan gelmektedir. 












 

Share
Tweet
Pin
Share
No Comments



Öncelikle uzun bir aradan sonra hepinize merhaba. Biraz ara vermek istedim buralara. Toparlanmam gerekti. Neleri istediğime ve neleri istemediğime karar vermem gerekiyordu. Ve fark ettim ki burada olmayı seviyorum. Burası benim kaçıp sığındığım o minik sığınağım. Bir ben bir de beni hiç tanımayan sizler varsınız. Belki de bu yüzden biraz daha rahatım.

Bugün sizlere bir kitap yorumu ile geldim. Her ne kadar kitap bir süre elimde sürünmüş olsa okuması keyifliydi. Sanırım yaz aylarında bir boş vermişlik yerleşiyor insanın içine. 

Kitabımız Halgato 'Çiçekler Kimin İçin Açıyor?' Dedalus yayınlarından çıkan bir kitap. Ben de 'Bir Kutu Kitap' uygulaması aracılığıyla tanıştım bu kitapla.

İki baş karakterimiz var: Pisti ve Halgato. Halgato, keman çalmanın özel bir şekli demek. Kitaptaki Halgato isimli karakterimiz de zaten babasından ona bir nevi miras olan beyaz bir keman çalıyor. Sırf babasının kemana olan düşkünlüğü nedeniyle de zaten ismi eskiden Sanji iken artık Halgato'dur. Halgato, eğitimin uğramadığı, kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği, ahlaksızlıkların alı başını gittiği, herkesin karın tokluğuna çalıştığı ve bol bol içtiği bir çingene kasabasında yaşar. Annesi ve kendisi vardır. Babası Mariska bir OZNA ajanını öldürür ve kaçaktır. Zaten onu kitabın ilk başlarında görürüz. Sonra başına ne geldi bilinmez. Babası gittikten sonra annesi Tereza evden kaçar ve bir süre sonra da peşinde bir bıçak bileyicisi ve onun üç çocuğu ile çıkagelir. İşte tam burada Pisti ile tanışırız. Pisti okumaya isteklidir. Bu isteği de herkes tarafından görülür ve kasabada ilkokuldan ortaokula geçen ilk çingene olur. Kasaba için büyük bir adımdır. Bir kişinin değişimi belki de kasabayı tüm o olumsuzluklardan kurtaracak büyük bir adımdır. Ancak bu adım başarılı olacak mıdır? Yoksa bir çingene ne yaparsa yapsın hep çingene mi kalacaktır? Yorum sizin. Okuyup göreceksiniz. 

Halgato ailesine düşkündür. Kendini umursadığı görülmez. Hatta kitabın sonlarına doğru bazı pişmanlıklar da yaşar bu konu nedeniyle. Onun, ailesinden üvey kardeşlerine kadar bütün karakterlerin güçlü, kontrolsüz, büyük ve durdurulamaz arzuları yüzünden nasıl da zarara uğradığını görürüz sayfaları çevirdikçe. En çok Pisti tarafından bu zarara uğrar. Bunların hepsi, birbirlerinin omuzlarına basarak içinde doğmuş oldukları lanetlenmiş hayatlarından kaçmaya çalışan iki başarısız karakterin, Halgato ve Pisti'nin muhteşem hikayesine katkıda bulunur.

Genel olarak kitabı sevdim diyebilirim. Ama okumam uzun sürdü. Bence o da benim okumaya karşı isteksizliğimden dolayıydı. Bitirebilmiş olduğum için mutluyum. Gerek konusu ve gerekse kitabın dili bence okuru kendine çene bir özelliğe sahipti. Farklı ülke edebiyatlarına ait eserleri okuduğumda hep böyle hissediyorum. Hele de okuduğum kitap hiç bilinmiyorsa. Sanki keşfedilmemiş bir hazine gibi ve sadece bana ait. Bu kitap da öyle. Bilinmiyor. Belki de değeri çok sonraları anlaşılacak ve ben o zaman bu kitabı çoktan keşfetmiş olacağım için kendimi mutlu hissedeceğim. 

Kitabın sonu biraz tatmin etmedi beni. Merak içinde bıraktı ve bitti. Halgato'ya noldu, Pisti ne yaptı. hiçbirini bilmiyoruz. Kitabın isminden de yola çıkarsak ''Çiçekler Halgato için açmış mıdır? Yoksa açmamış mıdır? Ya da çiçekler açtıysa kimin için açmıştır?' Hepsi bir muamma. Peki ya sizce? Çiçekler kimin için açıyor?  Fikirlerinizi yorumlara bekliyorum.

Share
Tweet
Pin
Share
3 Comments



 Klasikleri okumayı oldum olası sevmişimdir. Bu kitaplarda yaşayan kişileri, onların karakter çözümlemelerini, yaşadıkları yerleri, dönemi merak ederim. Goriot Baba da bu bakımdan okumayı sevdiğim bir kitap oldu benim için. Bu kitabı daha önce ortaokuldayken okumuştum. Tabi o zamandan bu zamana hem kitabı unuttum hem de unutmasam bile bir kitabı her okumada farklı bir şekilde anlamlandıracağım için yeniden okumak da isterdim. 

Kitapta, Goriot Baba, kızlarını tutkuyla seven zengin bir babanın tüm servetini kızlarının önüne serdikten sonra günden güne düşüşü, saygınlığını kaybedişi, damatları yüzünden kızlarına hasret kalışı, ucuz bir pansiyon odasında kızlarını görememenin üzüntüsü ve acısıyla kıvranarak can vermesi anlatılır.

Bir kitabı anlamaya çalışırken öncelikle o kitapta yer alan karakterler üzerine bir araştırma yaparım. Hele de bu kitap bir klasik eserse fazladan bir araştırma gerektirir. Çünkü karakter kadrosu oldukça kalabalık oluyor çoğunda. Bu yaptığım karakter araştırmaları ile kitabı daha çok anlamlandırdığımı düşünüyorum. Diğer türlü kaçırdığım noktalar olabiliyor. Bunun için kitapla ilgili düşüncelerime geçmeden önce karakterlerden biraz bahsedelim:

Goriot Baba: Zengin bir erişte tüccarıdır. O dönemin Fransız toplumunda, kendi emeğiyle para kazanan ancak yine de kendisinin altında bulunan sınıfı bir miktar da olsa sömürerek zenginleşen ve bir üst sınıfa atlayan sınıfı temsil eder. Sürekli bir öncekinden daha ucuz bir daireye yerleşir. Adeta kızları için yaşar.

Eugene de Rastignac: Fakirlikten zenginliğe ve güce yükselen sınıfı temsil eder kitapta. Hayata dair idealleri olan fakir üniversiteli bir gençtir. Goriot Baba onun hayatında eksik olan 'baba'' figürünü dolfuran kişidir.

Madame de Nuncingen ve Madame de Restaud: Goriot Baba'nın kızları. Her istedikleri yapıldığı için şımarık yetiştirilmişler. Her ikisinin de evlilikleri formalitedir. Çıkarlar uğruna evlendikleri için sevgiyi ve mutluluğu başka erkelerde ararlar. 

Kont de Restaud: Madame de Restaud'un kocası.

Baron de Nuncingen: Madame de Nuncingen'in kocası.

Madame de Beausent: Eugene de Rastignac'ın uzaktan kuzeni.

Mösyö d'Ajuda: Portekizli zengin bir asilzade ve Madam de Beausent'in evlilik dışı sevgilisi.

Madam Vauquer: Pansiyonun sahibi. Her şeye para gözüyle bakar.

Vautrin: Pansiyonda kalanlardan biri. Romanda ''kötü'' olarak tanımlanabilecek karakterlerden birisi. Çıkarcı ve merhametsiz. Kendini herkesten üstün görür.

Victorine Taillefer: Zengin bir iş adamı olan babası tarafından miras parası verilmemiş, sokağa atılmış genç bir kız. Dindar, ağırbaşlı, ahlaklı ve iyi niyetli.

Madam Couture: Victorine'nin uzak akrabalarından birisi.

Horace de Bianchon: Tıp öğrencisi. Rastignac'ın en yakın arkadaşı.

Christophe: Pansiyonda uşak.

Slyve: Pansiyonda aşçı.

Gelelim şimdi kitap ile ilgili düşüncelerime:

Romanda en dikkat çeken unsur ''babalık duygusu'' dur. Bu duygu her şeyin önüne geçer. Adeta bir hastalığa dönüşür. Düşününce Goriot Baba'dan bu duyguyu çıkardığımız an geriye hiçbir şey kalmayacak gibidir. Yaşama sebebi iki kızıdır ve bu iki kızı için nefes alıp vermektedir. Onların bir dediklerini iki etmez, her istediklerini alır. Şımarık bir şekilde büyütür. Sırf bu şımarıklıkları onların ileriki hayatlarını da büyük bir şekilde etkileyecektir. Öyle ki Goriot Baba kızları evlenirken onlara yüklü miktarda paralar verir. Paralar bitince böyle bir insanı bir kayınbaba olarak kendilerine yakıştıramayan damatlar, Goriot Baba'yı istemezler. Kızların babalarıyla da görüşmesine izin vermezler. Kızların mutluluğu için bu ayrılığa katlanır ki Goriot Baba için bir sonun başlangıdır bu olaylar.

Balzac bu romanında, çocuklarına bu derece düşkün bir ebeveyn olmanın yanlış bir tutum olduğunu gösterir bize. Sadece çok para kazanmakla, çocukların her istediğini almakla iyi bir baba olunamayacağını anlatır. Ki öyle de değil midir zaten? Anne babalar özellikle yaşadığımız şu yıllarda çocuklarıyla ilgilenme konusunu yanlış anlıyorlar. Çocuğa bir oyuncak almakla ya da istediği her şeyi yapmasını sağlamakla iyi ebeveynler olmuyoruz. Aksine onları birçok yönde eksik bırakıyoruz. Bu yüzden okula gittiklerinde ya da dış dünyada gerçek yaşamla karşı karşıya geldiklerinde bocalıyorlar ve bu da onlara belki büyük belki küçük de olsa bir şekilde zarar veriyor.

''Babalar mutlu olmak istiyorlarsa hep vermelidirler. Durmadan vereceksin, budur insanı baba yapan.''

Kitapta üzerinde durulan bir düğer konu ise ''sınıflar arası yükselme hırsı''dır. Bu duygu özellikle yoksul bir hukuk öğrencisi olan Ratignac'ta yoğun bir şekilde görülür. Yoksul bir aileden gelmesi, türlü zorluklarla tek başına başa çıkmaya çalışması, zenginlerin yaşadığı hayatı merak etmesi ondaki yükselme hırsını adeta kamçılar. Kadınları ise bu hedefine ulaşmada bir araç olarak görür.

Bir tarafta yüksek çevreye girmeye çalışanlar, diğer yandaysa bu yüksek çevrede yaşayan insanların aslında hiç de imrenilecek gibi olmayan yaşantıları. Cebinizde çok paranız olması, lüks arabalara binmeniz, mükemmel kıyafetler giymeniz, balodan baloya koşmanız mutlu olmanıza, yaşamdan zevk almanıza yetmez. Bu zenginlikleri arka planda dönen rezillikleri, çirkinlikleri, kötülükleri gizlemek için bir maske gibi kullanırlar. Her türlü zenginliğe sahiptirler ancak sevgiye ve mutluluğa açtırlar. Bu yüzden de sürekli çevrelerinden bu ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar.

Roman Paris'te geçer. Hem yüksek hem de yoksul çevrenin mekanları bir arada verilir bize. Balzac bu mekanları betimlerken hiçbir ayrıntıyı atlamak. Adeta adım adım dolaşırız her yeri. Goriot Baba ile pansiyonda kalırız, Rastignac ile balodan baloya koşarız.

''Üç kat yükselen, yukarısında da çatı odaları bulunan ön bölüm, moloz taşlarla örülmüş, Paris'in bütün evlerine iğrenç bir nitelik veren şu sarı renkle badana edilmiştir. Her katta beşer pencere vardır, bunlar da ufak camlara bölünmüştür...Evin yanlarında ikişer pencere vardır, alt kattakiler demir parmaklıklarla süslüdür.''

Goriot Baba'da komşuluk ilişkileri güçlü değildir. Pansiyonda kalanlar sadece yemek salonunda bir araya gelirler ve resmi bir ilişki içerisindedirler.

Sonuç olarak kitap gerek karakter çözümlemeleri, gerek dili ve anlatımı gerekse mekan betimlemeleri ile sevdiğim bir kitap oldu. Okurken sıkılmadım ve sonunu da biraz tahmin etsem de merak ederek okudum. Okumak isteyip de eli klasiklere gitmeyenlere tavsiye edilebilecek bir kitap bence. Rahat ve akıcı anlatımıyla nasıl bitti anlamayacaksınız bile. Şimdilik düşüncelerim bu kadar. Raflarda kitaplarım beni bekler. Yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni yaşantılar... Görüşmek üzere...

Alıntılar:

☺İnsan yüreği sevginin doruklarına çıkarken molalar verse de, kindar duyguların dik yokuşunda nadiren durur.

☺ Katılaşmış yüreklerin mi yoksa içi boşalmış kafataslarının mı daha korkunç olduğuna kim karar verebilir?

☺ Kuşkusuz bu dünyada eksiksiz bir mutluluk yok.

☺ Dünya bir bataklık, yüzeyde kalmaya çalışalım.



Share
Tweet
Pin
Share
11 Comments




Kitabın ismi çok manidar ve çok da merak uyandırıcı değil mi? Kitabı okuyan okurlar için manidar, kitabı  henüz okumayan okurlar için ise merak uyandırıcı. Kim bu ''Algernon''? Kitaba adını veren Algernon, yapay yollarla zekasını artırmak için ameliyat edilen bir laboratuvar faresidir. Kitap ise bu zeka artırmak için yapılan ameliyatın bir insan üzerinde-Charlie Gordon- test edilmesini anlatır. Hikaye düşük IQ seviyesine sahip Charlie Gordon tarafından yazılan ilerleme raporları formatında anlatılır. Bu yüzden kitabın ilk sayfalarını okurken ve anlamlandırmaya çalışırken sıkıntılar yaşayabilirsiniz. Burada size kitabın özetini sunmayacağım. Daha çok, dikkatimi çeken ve üzerinde durmak istediğim konulardan bahsedeceğim. Hadi başlayalım!

Kitapta farklı konular üzerinde eleştirilere yer veriliyor. Bu eleştirilerden ilki, bilim insanlarının farklı dilleri öğrenme konusunda ve alanlarında yazılan yazıları takip etme konusundaki eksiklikler ile ilgili. Bilim insanları diğer ülkelerde yapılan çalışmaları takip etmeyip üstelik onların çalışmalarını- özellikle Hindistan ve Japonya gibi doğu ülkeleri-niteliksiz bulup incelemede dahi bulunmuyorlar. Bana kalırsa hangi meslek grubunda olursa olsun bir insanın kendini geliştirmesi ve alanındaki hakimiyetini de artırabilmesi için o alanda yazılan ister nitelikli isterse niteliksiz olsun her yazıyı takip etmesi gerekir. Çünkü kendi yapacağı araştırmalar için hem bir dayanak oluşturabilir hem de başkalarının yayımlanan yazılarından yola çıkarak kendi yapacağı çalışmanın eksik ya da fazla yanlarını görebilir. Ki kitapta Charlie'nin başına gelecek olan bir olayda da bunun ne kadar önemli olduğunu görmüş bulunmaktayız.

İkinci eleştiri. Evlatlar arası ayrım. Zeki olarak nitelendirilen çocuğun yüceltilmesi, zeka bakımından diğer çocuktan eksik kalanın ise dışlanması. Doğurmak bir canlıyı. Doğurmak ne kadar zor bir canlıyı? Yoksa zor olanı doğurduğumuz o canlıya olan tahammül sınırımız mı? Doğurmadan da anne olan insanlar görürüz. Hatta kendilerinden olmayan o canlıya verdikleri değerin fazlalığını gördükçe hayret ederiz. Çünkü asıl zor olan bölümde başarılı olmuşlardır. Charlie'nin annesi evet onu doğurup bu dünyaya getiriyor. Ancak asıl zor olan bölüm yapmaya çalışmak yerine kendi oğlunu bir köşeye koymayı seçiyor. Bunun yapılmasının ise asıl sebebi bir ikinci çocuğun dünyaya gelmesi. İlki istediğimiz gibi olmadı. Onu bir bakımevine yatıralım. Ne olsa ikinci bir çocuk var. Üstelik zeka bakımından da eksik değil. Ne kadar doğru(!) bir tutum. Üstelik bunu yapan sadece Charlie'nin annesi değil. Warren Devlet Bakımevinde toplum tarafından dışlanmış, ailesi tarafından kabul edilmemiş, bir köşeye atılmış yüzlerce birey var. Asıl dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise bu bakımevinde kalan bireylerin birbirlerine olan tavırları. Evde ailelerinden görmedikleri o sıcaklığı, sevgiyi, şefkati, korunma ihtiyacını, saygıyı ve ilgiyi burada birbirlerinden görüyorlar. Belki zeka olarak toplumdaki diğer bireylerden eksik olabilirler. Ancak söz konusu insanlık olduğundaysa yarışın galibi belli.

''Etrafta onlar için vakit ayıracak biri olmadığı zaman, birbirlerinden sevgi ve şefkat alabileceklerini biliyorlar.''

Ameliyat sonrası Charlie bir kişilik bölünmesi yaşar. Sürekli diğer-yani ameliyat önceki hali-kişiliğinin kendini izlediğini düşünür. Başka birinin hayatını gasp ederek yeni bir hayata başladığını düşünür ikinci kişiliği. Attığı adımlardan rahatsız olur. Yapacağı eylemleri harekete geçirmekte zorlanır ya da hiç yapamaz. Kendini hep geriye çeker. O kadar ki ameliyat öncesi Charlie'nin aşık olduğu kadına karşı bir şeyler hisseden ikinci kişilik hep olduğu yerde durur. Midesi bulanır. Kendini ona ihanet ediyormuş gibi hisseder.

Kitabın başından sonlarına kadar ise Charlie kendi kimliğini sorgulamaya başlar. ''Benim yerim neresi? Şimdi ben kimim ve neyim? Tüm hayatımın mı yoksa son birkaç ayın mı toplamıyım ben?'' Kendi varlığını, bilgisini, davranışlarını, hislerini sorgular. Önce zeka bakımından eksik bir birey olduğu zamana dair izler yavaş yavaş silinir ve yeni bir insan doğar. Evet bilim onu ameliyatla farklı bir birey olarak baştan yaratmış olabilir ancak bilim aynı zamanda onu hisleri alınmış bir robota da dönüştürmüştür. Sonra ise aynı bilim onu başladığı noktaya geri getirmiştir.

Kitapta sevdiğim noktalara gelecek olursam. İlki Charlie'ye fırında çalışan insanların davranış şeklini çok beğendim. En ufak bir ayrımda bulunmadan onu kendilerinden biri gibi kabul etmişlerdi. Belki de onu sadece o şekilde kabul eden tek insanlardı. İkincisi ameliyat sonrası Charlie'nin olsa zeki oldum diyerek kendini olduğu yerde sabit bırakmayıp kendini geliştirebildiği kadar geliştirmesi. Kitaplar okuması, gezmesi, yeni diller öğrenmesi-ki bilim insanlarının eksikliğini bu şekilde fark ediyor-makaleler yazması... Son olarak ise Algernon ve Charlie arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum. Baştan sona kopmayan bir bağ, birbirini koşulsuz kabul ediş, insan ve hayvan arasındaki o karşılıklı dostluk... Hepsi o kadar güzel işlenmiş ki insanın içini sıcacık ediyor. Bu etkinlik sayesinde böyle güzel bir kitapla tanıştığım için ve daha nice güzel kitapla da tanışacağım için şanslıyım. Tekrardan görüşmek dileğiyle...

Kitaptan Alıntılar:

❤ ''Susun! Onu rahat bırakın! O sizi anlamıyor. Başka türlü davranmak elinde değil onun... Tanrı aşkına biraz saygılı olun! O da sizin gibi bir insan!''

❤ ''Para ve malzeme verebilecek olan sürüyle insan var ama vaktini ve sevgisini verecek insan çok az çıkıyor.''

❤ ''Bana ne olacağı önemli değil, henüz dünyaya gelmemiş bazı insanların hayatına bir şeyler katabilirsem eğer, kendimi binlerce kez normal bir hayat yaşamış gibi hissedeceğim. Bu bana yeter.''

❤ ''Sevgi ve şefkat eli değmeyen zeka ve eğitim beş para etmez.''

❤ ''Mutluluk ve zekanın ters orantısı ile sevmek için akıl şart mı?''

❤ ''Bu odadaki hiç kimse beni bir birey-bir insan olarak görmüyordu.''

❤ ''Ben bir insanım, bir bireyim-benim de annem ve babam, anılarım ve bir geçmişim var-ve siz beni bir sedyenin üzerinde o ameliyathaneye götürmeden önce de ben bir insandım.''

❤ ''Bir kızın oldu diye, onu artık istemediğine mi karar verdin?''


Share
Tweet
Pin
Share
10 Comments


Herkese merhaba. En çok da size merhaba Blogger Kitap Kulübünün saygıdeğer üyeleri! ''She İs The Man'' arkadaşımızın kurduğu Blogger Kitap Kulübünde bu ay, sevgili ''Şule Uzundere'' arkadaşımız tarafından önerilen Ivan Sergeyeviç Turgenyev'in ''Babalar ve Oğullar'' romanını değerlendirip tartıştık. Ben kitabı her ne kadar çoktan okumuş olsam da bir türlü yazımı yazamadım. Bu yüzden bir miktar üzülmedim de değil. Önümüzdeki ayın kitabı ise BKK ev sahibi ''She İs The Man arkadaşımızın seçtiği kiatp ise, yazar Daniel Keyes'in ''Algernon'a Çiçekler'' adlı romanı. Şimdiden okumak için sabırsızlanıyorum. Tüm okurlara iyi okumalar. ❤

Bir geleneksellik ve batı çatışması. Bir yanda Nikolay Petroviç ve Pavel Petroviç, diğer yanda ise Arkadiy ve Bazarov. Babalar ve Oğullar'ın konusu kuşaklararası çatışmadır. Daha doğrusu farklı kuşakları etkileyen farklı akımların kavgasıdır romanda işlenen. Babaların yıllardır sahip çıktığı değerlere kesin bir dil ile karşı çıkan oğullar ve bu karşı çıkışın karşısında da bocalayan babalar vardır. Babalar ürkek, çekingen, sakin, kibar ve oldukça fazla bir şekilde anlayışlıyken; oğullar ise katı bir derecede reddedici, kaba ve babalarının tam tersi bir şekilde oldukça anlayışsıdırlar.

Bazarov bir nihilisttir. Nihilizm; varlığı, değerleri ve ahlakı reddeden bir akımdır. Her türlü bilgi imkanını reddeder.ve hiçbir doğru , genel geçer bilginin olamayacağını savunur. Varlığı her şekliyle şüphe ile karşılar ve hatta yok sayar. Bazarov; geleneklerden ve prensiplerden nefret ediyor. Tanrı'yı reddediyor. Onun nihilist olduğuna dair bilgileri ise Bazarov'un arkadaşı Arkadiy'in babası olan Nikolay'ın çiftliğine gittiğinde keşfediyoruz. Burada Arkadiy'in amcası Pavel Petroviç ile aralarında geçen konuşmalar ise bunun en iyi örnekleridir. 

 ''- Ne iş yapar benim Bazarov? Size onun ne iş yaptığını söylememi ister misiniz amcacığım?

   -  Lütfen, sevgili yeğenim.

   -  Nihilisttir.

   - Nihilist. Anladığım kadarıyla, Latince nihil, yani hiç sözcüğünden geliyor bu... Herhalde bu sözcük hiçbir şeyi,,, tanımayan insan anlamında, değil mi?''

Pavel Petroviç bir romantiktir. Bazarov'un tam zıddı. Bu iki zıt düşünce kitap boyunca sürekli çatışmaya devam eder. Her ikisi de kendi fikirlerinden bir an olsun vazgeçmezler. Bazarov romantizmi açıkça küçümser ve onu gereksiz bir uğraş olarak nitelendirir. Hatta Arkadiy'den eski bir asker olan Pavel Petroviç'in romantizmle geçen hayat hikayesini dinledikten sonra, eski romantiklerin kendisini, fazlasıyla eğlendirdiğini söyler. Açık bir şekilde romantizmle dalga geçer.

Kitaptan Alıntılar:

❤ Çok şey bilirsen çabuk yaşlanırsın.

❤ Mutsuz biriyim çünkü... yaşama sevinci, isteği yok içimde.

❤ Sevip de sevilmemenin ne korkunç bir şey olduğunu düşünün!

❤ "Her insan kendi kendini eğitmek zorundadır. Döneme gelince, neden yetiştiğim döneme bağlı olacakmışım? Varsın o bana bağlı olsun."

❤ "Kişilik sayın bayım, en önemlisi budur işte: İnsanın kişiliği bir kaya gibi sağlam olmalıdır, çünkü her şey onun üzerine bina ediliyor."

❤ Zaman (bilindiği üzere) bazen kuş gibi uçar gider, bazen sümüklü böcek gibi ilerler ama insanın en çok hoşlandığı, onun çabuk mu yavaş mı geçtiğini fark etmemesidir.




Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments

 


Sevgili She is the Man’in kurduğu Blogger Kitap Kulübü bu ay ünlü yazar Ruth Ware’in ''Bayan Westaway'in Ölümü'' kitabını okuyor. Ekim ayında kitabı okuyacak ve yorumlarımızı paylaşacağız. Şu an etkinliğe katılan dokuz kişi var. Eğer siz de katılmak isterseniz She is the Man’e yorum bırakabilirsiniz. Ne kadar kalabalık olursak o kadar keyifli olur bu süreç.

Etkinliğe katılan isimler:

1. Dövüşürken hanımefendi değilim / She is the man 

2. Kitaplık/Okuma Günlüğüm - Eren 

3. Şule Uzundere Blog 

4. Kaystros Tyrha / Kaplan Diary 

5. Yüreğimin İklimi 

6. Gül Özdemir / Film Yabancı Dizi Anime ve Kitap 

7. Manxcat - Kuyruksuz Kedi 

8. Su'nun Harikalar Diyarı 

9. SevKoz / Sevimli Kitaplar 

10. Tosbağa Günlüğüm 

11. Ayın Aydınlık Yüzü


Ruth Ware'in okuduğum ilk kitabıydı. Kitap kulübü sayesinde farklı yazarlarla tanışma imkanı bulmak bu bakımdan benim için güzel bir deneyim oldu. Kitabın konusuna gelecek olursak olaylar Westaway ailesinin ve özellikle de Harriet (Hal)'in etrafında gelişiyor. Hal, tarot kartlarından fal bakarak Brighton isimli bir kentte yaşamını sürdürmektedir. Günün birinde evine gelen gizemli bir mektup sonrası kendisine büyükannesinden yüklü miras kaldığını öğrenir. Yalnız işin içinde bir gariplik vardır. Onun iki büyükannesi de hayatta değildir ve mektubun yanlış kişiye geldiğini düşünür. Lakin işin içerinde yüklü bir miktarda para vardır. Ayrıca kendisinin de maddi durumu bir o kadar kötü olup tefeciye de borcu vardır. Bunu bir fırsat olarak bilir ve mektupta yazan adrese giderek olmadığı bir kişi gibi davranıp mirası almak için bir tezgah kuramaya başlar. Westaway ailesine katılan ve mirasın asıl sahibinin kendisi mi yoksa bir başkası mı olduğunu anlamak isteyen Hal evde annesinin (mektuba göre) kardeşleri ile tanışır. Fakat ailenin içindeki olayları keşfettikçe geçmişin gizemi ve laneti onun üzerine bir örtü gibi inecektir. Westaway ailesinin hiç tahmin edilemeyecek karanlık sırlarını öğrenecektir.

Bu kitabın en sevdiğim yönlerinden biri, kahramanı Hal'ın mesleği oldu. Bu meslek her ne kadar onun zorunlu bir işiymiş gibi görünse de bir bakıma onu bu aileye bağlıyordu. Hal, Brighton'daki bir iskelede bir stant işleten bir tarot kart okuyucusudur ve günlerini de müşterilerinin kart okumalarından ne öğrenmeyi umduklarını tahmin ederek geçirir.  Hal'ı yıllar önce bu standa bağlayan şey onun ölen annesinin yaptığı bir iş olmasıdır. Aynı zamanda bu iş Hal'e kendini bir aileye sızdığında ve olmadığı biri gibi davranması gerektiğinde de çok değerli becerilen öğreten de bir iştir. Hal'ın bu kart okumaları neredeyse kitap  boyunca rehber direkleri gibidir. Hal'ın hayatındaki önemli anları işaret eder ve ona yol gösterir.

Bayan Westaway'in Ölümü, klasik bir kır evi gizemine modern bir yaklaşım gibidir. Geçmiş ile geleceği harmanlayarak ortaya bambaşka bir hikaye çıkar. Kapalı bir şüphe çemberi, izole edilmiş bir yer, geçmişten gelen günlük sayfalarındaki baştan çıkarıcı yavaşça ortaya çıkan eski bir gizem zinciri... Hepsi de güvenecek kimsesi dahi olmayan (kimseye güvenmemesi gereken) hurdalı bir kahramanla birleştiğinde bir uyum kazanır ve biz gizem aşıklarını bir yolculuğa çıkarır.

Oldukça zorlanarak okuduğum bir kitap oldu. Özellikle de kitabın başlangıç sayfalarındaki o anlatış tarzı ve olaylar o kadar yavaş ilerliyordu ki kitabı yarım bırakmayı dahi düşündürdü bana. Ki normalde kitapları yarım bırakmaktan nefret ederim. Sonlara doğru yaklaştıkça ise olayalar birden bire hızlı ilerlemeye başladı. Hızına yetişemedim bir aralar. Hatta dönüp dönüp ''Burada ne anlatmaya çalıştı şimdi?'' diyerek aynı sayfaları tekrar tekrar okudum ve sonunda bitirebildim.  Yazarın başka hangi kitapları var bunun hakkında bir bilgim yok ama bizim gibi blog yazarlarından bir yazarın önce hangi kitabını okuyarak başlarsanız o yazara karşı ön yargınız oluşmayacağınızı öğrenebilirsiniz. Gelecek ay görüşmek üzere.



Share
Tweet
Pin
Share
19 Comments

          


          Kalbim büyük bir mezarlık. Bu mezarlıktaki mezarlar kendi yaşamlarına son vermiş insanlarla dolu ama kalbimde. Her biri için özenle hazırlanmış ayrı bir yer var. Her ne kadar ölmüş olsalar bile kalbim onların yerlerini koruyarak onlara karşı hala cömert. Onları saklıyor. Bir gün geri gelirler ve yeniden hayat bulurlar diye.

          Tekrar tekrar dirilip tekrar tekrar ölenler. Defalarca şans verdiğimiz ama defalarca da yüz üstü bırakıp gidenler. İşte bunlar en acımasız ve en beterleri. Daha çok acı, daha çok ümit, daha çok yaşanmışlık bırakıyorlar her defasında. Her geldiğinde de giderken bir parçamızı götürüyorlar yanlarında. Öyle acımasız öyle umursamadan. Öylece. Eski Türk geleneklerinde insanlar ölümden sonraki yaşama inandıkları için mezarlarına gömülürlerken yanlarında değerli eşyalarıyla gömülürlermiş. Dirildikleri zaman yeniden onlara kavuşabilmek için. İşte kalbimdeki her mezarlık sahibi giderken götürdüğü o kendince küçücük parçayla yeniden dirilme şansı buluyor kendine. Üstelik bu şansı onlara ben veriyorum. Öylece. Sorgulamaksızın.

        Birine her şans verdiğimizde eksiliyoruz. Yok oluyoruz. Parçalanıyoruz. Vücudumuzun her bir yerine farklı farklı yaralar alıyoruz. Yara bere içinde kalıyoruz. Ama uslanmıyoruz. Aynı hatayı tekrar tekrar yapmaktan geri durmuyoruz. Belki bu defa farklıdır düşüncesiyle hareket edip belkilerin arkasına sığınıyoruz. Sığındıkça fark ediyoruz ki eksilmeye devam ediyoruz. Sonra tekrar şans. Tekrar yarı yol. Tekrar eksiliş. Bu böyle devam ediyor. Aynı şeyleri yaşamak belki de bize zevk veriyor. Hoşumuza gidiyor acı çekmek, başkalarının bize acı çektirmesine izin vermek ve o acı içinde kıvranmak. Devam ettiriyoruz döngümüzü. Ta ki biz de bir gün bitip karşımızdaki o kişilerin kalbinde bir mezara sahip olana kadar.

Share
Tweet
Pin
Share
19 Comments

 



Herkese merhaba. Blogları Canlandırma Projesinde Ağustos ayı teması; Latin Amerika Edebiyatı veya seçkin yazarlar, seçkin yönetmenler idi. Ben de bu temadan yola çıkarak uzun zamandır okumak istediğim ve sürekli ertelediğim bir kitabı okumaya karar verdim: Simyacı. 

Daha önce Paulo Coelho'nun Şeytan ve Genç Kadın kitabını da okumuştum ama bu kitabı ona göre daha çok beğendim. Hem anlatımı hem olayların kurgusu hem de okuyuculara verilmek istenen mesajlar açısından oldukça güzel bir kitaptı. 

Şu an fark ettim de bugün Paulo Coelho'nun da doğum günüymüş. Bu yazıyı da bu güzel günde paylaşmam da biraz manidar. Neyse doğum günün kutlu olsun usta yazar.

Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursak: Bu kitap büyük bir doğu klasiği de olan Mevlana'nın Mesnevi adlı eserinde yer alan küçük bir öyküden yola çıkılarak yazılmıştır. İspanya'da çobanlık yapan ve üst üste iki kere aynı rüyayı gören ve bu rüyalar üzerine yolculuğa çıkan bir çobanın öyküsü bu. Santiago, bir çobandır. Koyunlarını otlatır, onlarla sohbet eder, gezer, şarap içer ve kitap okur. Hayatı sıradan ve gezerek geçiyordur yani. Hatta gezmek istediği için çoban olmaya karar vermiştir.  Çoban olmaktan mutluluk duyan Santiago günün birinde içinde firavun ağacı bitmiş yıkık dökük bir kilisede uyuma kararı alır ve o gece daha önce bir kez daha gördüğü bir rüyayı bir daha görür. Rüyasında, Mısır Piramitlerinin dibine gömülmüş bir hazine olduğunu ve ona ulaşması gerektiğini görür. Santiago iyice meraklanır ve bir rüya yorumcusuna görünür. Rüya yorumcusundan çok da umduğunu bulamayana Santiago bu sefer yaşlı bir adamla karşılaşır. Ama bu adam sıradan bir adam değildir. Bu adam bir Şalem Kralıdır. Böğrü parıl parıl parlayan bu adamın sıradan bir insan olmadığını Santiago hemen anlar. Şalem Kralı, Santiago’ya Kişisel Menkıbeden bahseder. Evrenin Dili, yaşam iksiri ve hayatın anlamıyla ilgili öğreneceklerinden habersiz bir şekilde bu uzun soluklu yolculuğa atılan Santiago, kendini hiç olmadığı kadar hazır hissediyordur.

Bu kitap, size her ne olursa olsun amaçlarınız doğrultusunda ilerlemeyi, bu amaç uğruna kimi zaman bazı riskleri göze almayı ve vazgeçmeyi düşündüğünüzde ya da umutsuzluğa kapıldığınız anda devam etmenizi söyleyen içinizdeki sese kulak vermenizi öğütlüyor. Günlük hayatımızdaki olaylarla bağlantı kurmak açısından bence oldukça ilgili. Hepimiz türlü zorluklardan, sınavlardan, insanlardan geçerek bir şeyler başarmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman da pes etmeye yaklaşıyoruz. Bizi pes etmeyen, kendi amaçları için sonuna kadar giden insanların öykülerini dinlemek ya da bu insanlarla karşılaşmak motive ediyor. Bu kitabı okurken de her okur kendinden bir şeyler bulacaktır eminim.

Bütün bunların yanı sıra yürüdüğünüz yolda karşılaştığınız engellerin sizi amacınıza yönlendiren bir diğer yönünü anlatırken, sonu beklediğiniz gibi olmasa da asıl önemli olanın çabalamak olduğunu bir kez daha gösterir. Yürüdüğümüz yolun sonu her zaman beklediğimiz sonucu vermeyebilir. Hayat bize her zaman çabalarımızın karşılığını en iyi şekilde vermeyebilir. Bunu düşünüp bir sonrakinde çabalamaktan vaz mı geçeriz yoksa o çabaları düşünüp kendimize ben elimden geleni yaptım mı deriz? Bazen sonuç tatmin edici olmasa bile elimizden geleni yapmamız daha önemlidir. 

Kitapta hoşuma giden ve altını çizdiğim birkaç bölümü sizinle paylaşmak istiyorum:

👊 Her gün birlikte olmak gereksinimi duymaksızın, her zaman yeni dostlar ediniriz. Papaz okulunda olduğu gibi her zaman aynı insanları görürsek onları yaşamın bir parçası saymaya başlarız. Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar, canları sıkılır. Çünkü, efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır

👊 Çünkü hayat, yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur...

👊"Kim ve ne olursa olsun," dedi, "yeryüzünde her insan, her zaman, dünya tarihinde başrolü oynar. Ve doğal olarak o bilmez bunu."

👊  İnsan sevince, nesneler daha çok anlam kazanıyor.

👊 En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.

👊 Ve bir şey istediğin zaman, bütün Evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.




Share
Tweet
Pin
Share
20 Comments

       

          Virginia Woolf, 1882’de Londra’da dünyaya gelmiştir ve bu sıra dışı hayat yolculuğunu 1941’de kendi verdiği karar neticesinde de sona erdirmiştir. Romancı, eleştirmen ve yazar olarak tanımlanan Woolf aynı zamanda feminist hareketin en güçlü isimleri arasında yer almaktadır. 

          Virginia, küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Yaşadığı dönem gereği okula gönderilmemesine rağmen babasının kütüphanesinde kendini geliştirmeyi başarmıştır.

              Annesinin eksiliğinden daha küçük yaşlardan itibaren çok etkilenen yazar, zaman zaman kötü dönemler geçirmiştir ve delilik nöbetleri yüzünden çok sıkıntı çekmiştir. Daha 59 yaşındayken bir tane eşine bir tane de kız kardeşine olmak üzere iki intihar mektubu bırakarak bu dünyaya veda etmiştir.

               Bilindiği üzere Virginia Woolf bilinç akışı tekniğini çokça kullanmış bir yazardır. Peki bu bilinç akışı tekniği nedir?  Roman ya da hikaye türünde karakterlerin aklından geçenleri, o anki duygu ve düşüncelerinin belli ve mantıklı bir sıralama yapmadan, araya girmeden seri şekilde okuyucuya aktarıldığı bir tekniktir. Dalgalar da Virginia Woolf'un bilinç akışı tekniğini kullanarak yazdığı kitaplardan bir tanesidir.  Peki ne anlatmaktadır bu kitapta?

                Dalgalar, belirli bir olay örgüsü olmayan bir kitaptır. Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen sürede altı karakterin doğumu ve ölümü ele alınır. Bu süre zarfında gün içerindeki belirli vakitler insanların yaşamları ile ilişkilendirilir. Sabah insanın çocukluk ve gençlik çağı, öğle yetişkinlik dönemi ve son olarak da akşam insanın yaşlanışı ve ölüm. Belirli bir olayın olmaması anlatımı zorlaştırabilir. Bu yüzden kitabı sakin bir kafayla ve içerisinde bir hareket aramadan bir şiir niteliğinde okumalısınız. Karakterlerin birbirine olan uyumu tıpkı dalgalar gibi güneşin doğuşu ve batışı gibi dairesel bir anlatımla okuyucuya sunulur. Ortada bir ahenk vardır. İnsanlar ölür, insanlar doğar. Bu hayatın getirdiği bir gerçektir. Yazar bu gerçeği bir güne doldurarak anlatır. Her bir karakter dalga misali gelip geçicidir.

             Kitabı okurken en baştan itibaren notlar alarak ilerlemeniz oldukça önemli. Anlatımı ve anlaşılışı zor olan bir kitap olduğu için ve olaylar yerine kitapta durumlar hakim olduğu için kitapta yer alan insanlar ve bu insanların düşüncelerini takip etmek oldukça zor. Karakter analizi yaparak gidilmesi gerekiyor bana göre. Daha sonra konuşmalar ve düşünceler okura aktarıldıkça hangi karakter nasıl düşünür ve ne der diye düşünmeden karakter ve yazılanlar arasında bağlantı kurabilmek için oldukça önemli. 

          Ayrıca bir Virginia Woolf kitabı okumak istiyorsanız bu kitaptan başlamamanızı öneririm. Elinize almanız ile bırakmanız bir olabilir. Bunun yerine diline yavaş yavaş alışmak adına daha anlaşılır kitaplarından birini seçmeniz daha iyi olabilir. Bir yazarın kitaplarının okunmasını bir dil öğrenmendeki seviyeler gibi düşünürüm. Üst seviyelere çıktıkça anlaşılması zordur ve bizi oldukça zorlar. Ama önceki sevilerdeki birikimlerimizle kendimizi de bir yandan daha üstlere hazırlamış oluruz ve daha çok zevk alırız. Bu yüzden daha kendinizce basit olarak nitelendireceğiniz bir kitabını okumanızı öneriyorum.

“Güneş batıyordu. Günün katı çekirdeği çatlamış, yarıkları arasından ışık dökülüyordu. Hızla atılan, karanlıkta tüylenmiş oklarla vurdu dalgaları, kırmızı ve altın sarısı. Olur olmaz ışık çizgileri birdenbire parıldayıp dolaştılar çevrede, batmış adalardan gelen imler, gülüşen, utanmaz çocukların defne kurularından attıkları kargılar gibi.”

Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments

            

            Herkese merhaba. Bu bloğu açarken bu tip bir yazıya yer vermeyeceğimi düşünmüştüm hep. Ama son zamanlardaki ruhsal durumlarım pek de müsait olmadı maalesef ve bir anda kendimi burada buldum. Biraz rahatlamak biraz kafamın içindekileri boşaltmak istedim. Yalnızlığım, tükenmişliğim azalır belki diye düşündüm. Buraya yazmak ne kadar etkili olur bilmiyorum ama denemekten ne zarar gelir ki.

            Yürütmeye çalıştığım çok şey var. Özel hayatım, arkadaşlarım, iş, ev, aile ve daha niceleri. Bir şeyleri başardığımda hep her şeyin farklı olacağını düşünmüştüm ama fark ettim ki dibe doğru çekiliyorum her saniye. Neyi tutarsam elimde kalıyor. Yalnızlaşıyorum. Hislerimi kontrol edemez oluyorum ve sanırım kendime de yeni bir rahatsızlık ekledim bunları yaparak. Ama insanın elinde olmuyor her şey. Ne kadar düzene sokmaya çalışsak da ne kadar bir şeylere değer versek de her zaman bir şekilde elimizden kayıp gidiyor. Geriye dönüp baktığımızda elimizde hiçbir şey kalmamış oluyor.

           Kendini değersiz hissetmek. Herkesin dediği bir söz var aslında kendi kendimize değer vermemiz ile ilgili. Evet belki haklı ama belki de değil. İnsanoğlunun sevgi ihtiyacı var. Biri tarafından sevilmeye. Bu ailemiz, arkadaşlarımız, sevgilimiz hatta evcil hayvanımız dahi olabilir. Bir de hissettirilen bu sevginin bir anda çekilmesi durumu var. Şöyle düşünün bilgisayarda bir işiniz var ve bir anda elektrik gidiyor ve yaptığınız onca şey bir anda yok oluyor. Onca emek. Onca zaman. İşte aynı onun gibi bir şey. Her şey bir anda bitiyor. Karşımızdakini önemsemeden. Sonuçlarını düşünmeden. Belki fakındayız belki değiliz. 

                Yıllarca gözlerine baktığın, ellerini tuttuğun, bir anlık dahi olsa görebilmek için yollar gittiğin kişinin yavaşça hayatından kayması. Buna ben izin verdim mi diye kendini sorgulama. Karşındakini sorgulama. Uzun süren iç hesaplaşmalar, ağlamalar, zihnini meşgul etmeler. Sonrası hiçlik. Konuşamama. Seni anlamadığını düşünme. Belki de anlamak istememesi. Bahaneler öne sürmeler. İkinize vakit ayıramama belki de ayırmama. Tek taraflı düşünüp karşındakini fark edememe. Oysa onun hep orda senin için olması. Elini yine tutması. Sonra başa dönüş. O kadar sık yaşıyorum ki. Bana her zaman dediği bir şey vardır. Bu hayatımız üç parçaya bölünmüş durumda. Biri senin kendi özel hayatın biri benim kendi özel hayatım diğeri ise ikimizin ortak hayatı. O ortak hayatın git gide azaldığını gözlerinle görmene rağmen elinden hiçbir şey gelmemesi.

            Diğer yandan hayatıma kattığı her güzelliği sahipleniyorum. Her gülüşümüzü, her göz göze gelişimizi, yaşadığımız her anı. Birbirinden değerli. Kıymetli. Beş yıl öncesine dönüp bana bir seçim şansı tanınsa ben yine aynı tercihi yapardım. Onunla olmak kalbimi kırıyor. Bazen yoruyor. Ama yine de iyi anlar kötülerden fazla. Daha çok onunla geçirmek istediğim vakitler var. Korkuyorum. Kaybetmekten korkuyorum. Onu bir daha görememekten. Aynı hisleri yaşayamamaktan. Belki de birine bu kadar değer vermek saçma ama elimde değil. Daha ne yapabilirim bilmiyorum. Tek istediğim o ve onunla mutlu olabilmek. Şu yazıları yazarken dahi kalbim hala onun için heyecanlanıyorken aynı hisleri o yaşar mı bilmiyorum. Her şeyi akışına bırakmam gerek. Yeteri kadar bunalıyorum. Üzülüyorum. Elimden tutulmasına ihtiyacım var. Yanımda olunmasına. Olmasını istediğim insanı bu süreçte yormaktan korkuyorum. Ona zarar vermekten.

               Yapmam gerekenler var. Harekete geçemiyorum. Bir el uzansa o eli tutup her şeyi yapabilirim biliyorum. O eli hala bekliyorum. Yanımda olmasını istediğim kişiyi hala bekliyorum. Gelir mi bilmem. Aynı şartlarda ben ona gider miydim? Koşarak hem de. Şu hayatta hayatımın en güzel yanını o oluşturuyorken neden olmasın. Bunalmak istemiyorum. Yorulmak istemiyorum. Adım atmam gerek. Mutlu olmalıyım. Bunları çok sık söylersem olacak gibi. Ama ya olmazsa? Şimdi bile kalbim sıkışıyor. Kendime izin vermeliyim ve kendime değer vermeliyim. Bize hiç bitmeyen bir şans veriyorum. Belki de başarabiliriz. Neden olmasın...

Share
Tweet
Pin
Share
8 Comments


         Hepinize yeniden merhaba. Uzun bir aradan sonra yeni bir 'Blogları Canlandırma Projesi' konusu ile sizlerleyim. Temmuz ayı konusu İspanyol kültürü ve romantik-drama idi. İstediğimiz konuyu seçerek o konuda film ve dizi izleyebilir ya da kitap okuyabilirdik. Ben de bu ayın konusu olarak İspanyol kültürünü seçtim ve bu konuya yönelik olarak da ''Pan'ın Labirenti'' adlı filmi izledim. Açıkça söylemek gerekirse filmin afişi beni ilk başlarda korkuttu. Korku türünde bir film bekledim. Ama hiç de beklediğim gibi değilmiş. Gayet de zevkle izledim. Bu yüzden bir filmi izlemeye karar verirken afişine kesinlikle aldanmayın derim.



           Filmin konusundan kısa bahsedecek olursak: Bir peri masalı ile başlıyoruz filme. Bu peri masalı film boyunca bizi takip edecek zaten. Bu peri masalımızın prensesi ye altındaki sarayından dünyaya kaçmış ve geri kalan yaşamını yeryüzünde bir fani olarak geçirmiş ve ölmüştür. Efsaneye göre bu prensesin ruhu yeniden bir insan bedeninde dirilecek ve yeniden kaçtığı sarayına geri dönecektir. Filmin ana konusu bu olay üzerine kuruludur. Daha sonra kendimizi bir anda İspanya iç savaşı içerinde buluruz. İspanya iç savaşının devam ettiği yıllarda küçük bir dağ köyünde gerillaları yok etmek için kurulan bir kampa geliriz. Komutanın oğluna hamile olan bir kadın ve bu kadının kızı Ofelia'nın bu kampa gelmesi ile işte bu peri masalı bir anda gerçeğe dönüşmeye başlar. Bir yanda savaşın dehşetleri devam ederken bir yanda da küçük bir kızın hayal güçleri ve sihirleri hayat bulur. 
  


          İspanya iç savaşı deyip duruyoruz. Peki ne bu İspanya iç savaşı? İspanya İç Savaşı, 1936-1939 yıllarında arasında İspanya'da karşılıklı memnuniyetsizliklerin sebep olduğu cumhuriyetçi ve milliyetçi taraflar arasında çıkan bir iç savaştır. 16 Temmuz 1936 tarihinde General Mola, General Goded ve General Francisco Franco'nun ''Cumhuriyetçi Halk Cephesi'' yönetimine karşı isyan başlatması ile ülke içerinde üç yıl süren bir iç savaş başlamıştır. Bu savaş yaklaşık olarak üç yıl sürmüş ve 1939 yılının mart ayında milliyetçilerin  Madrid'e girmeleri ile sonuçlanmıştır. Milliyetçilerin başkente girmesiyle İspanya'da uzun yıllar sürecek olan Franco diktatörlüğü başlamıştır. Bu savaşın bilançosu çok ağır olmuştur. Yaklaşık 600.000 insan hayatını kaybetmiştir.


              Gelelim filme. Peki kimler yer alıyor bu filmde? Aslında birçok karakter var ancak sadece öne çıkanlara değineceğim. Zaten olaylar bu karakterler üzerine kurulu. İlk olarak Ofelia'dan başlayalım. Ofelia, küçük yaşta babasını kaybetmiş, annesinin hayatını yeniden devam ettirmek için evlenmiş olduğu zalim bir yüzbaşı ve savaşın ortasında kalan bir kızdır. Bu dış dünyanın ona getirmiş oldukları onu peri masalları okumaya yöneltir. Sırf bu yüzden de hayal gücü fazlaca gelişmiştir. Hayal gücü onu ilginç yaratıkların olduğu bir dünyaya kaçırır. Orda her ne kadar iyi şeylerle karşılaşsa da korkularla da karşılaşır. Bunlar, ona bazı gerçekleri kavramasında yardım edecektir. İşte bu ilginç yaratıkların olduğu dünyada onu Pan karşılar. Peki bu Pan denilen şey ne? Filme adını veren Pan, yarı insan, yarı keçi olan bir fabel yaratığı ve ayrıca da labirentin bekçisidir. Bataki peri masalı ile de bağlantısı vardır. O ayrıntısına girmek istemiyorum. Filmi izlemenize engel olmak istemem. Biraz da merak edin. Gelelim Üvey babaya. İspanya iç savaşı'ndan galip ayrılan General Franco'nun emri altında direnişçilerle savaşan bir yüzbaşıdır. Katı yürekli, sevgi nedir bilmez, cani, kaba, insan sevgisinden mahrum... Kısacası nerede bir kötü özellik var hepsi bu adam üzerinde toplanmış diyebilirim.


           Pan'dan bahsetmiştik. Pan ve Ofelia arasında filmin başında yer alan peri masalından dolayı bir bağlantı vardır. Pan, Ofelia'nın yer altından kaçan prenses olduğunu ve onun yer altına dönebilmesi için kendisinin ona vereceği üç görevi yerine getirmesi gerektiği söyler. Bunlar:
1. Bir incir ağacının köklerine yerleşmiş onun yeşermesini engelleyen bir kurbağayı öldürmek ve karnından bir anahtar almaktır.
2. Adeta bir ziyafet sofrası başında nöbet tutan yaratığı (Pale Man) uyandırmadan hançeri almaktır.
3. Masum birinin kanını akıtmaktır.

          Ofelia'nın bu görevleri başarıp başaramadığına ya da ne gibi sorunlarla karşılaştığına değinmeyeceğim. Filmde Ofelia’ya görevler veren Pan ve Labirent ile ilgili olarak; Pan, doğrudan mitolojik bir karakterdir. Hermes’in bir Nympha’dan olma keçi boynuzlu ve keçi ayaklı oğludur. Pastoral müziğin, çobanların, sürülerin, dağlık ve tenha arazilerin tanrısıdır. Tıpkı filmdeki mekanımız gibi yerlerin. Filmin müzikleri; ünlü besteci Javier Navarrete tarafından yapılmıştır. Çoğunlukla mavi tonlarında çekilmiş olan filme, mavinin hüznünü “Mercedes’s Lullaby” adlı tema müziğiyle vermek istemiş besteci. Müzik filme öyle uyum sağlamış ki; içinizden hafif hafif mırıldanırken bile, kendinizi Pan’ın büyülü dünyasında hissetmenizi sağlıyor. Baştan aşağı post-modern bir yapım demek yanlış olmayacaktır bu film için. Filmin bu “gerçek” dünyayı anlattığı kısımlarında karanlık bir görsellik kullanılmış. Özellikle gri üniformalar, koyu renk kıyafetler, kapalı gökyüzü ve sürekli yağmur filmin esas hikayesine hem fiziksel hem de içsel bir soğukluk katıyor. İkinci anlatı Ofelia’ın fantastik dünyasına geçildiğinde ise bu karanlığın yerini yavaş yavaş aydınlığa ve renge bıraktığını görüyoruz. Çok yönlü bir film olmayı başarmış olan Pan’ın Labirent’i anlatmak istediklerini başarılı bir şekilde anlatmış. Hem insanın kendinden kaçtığı yer olan hayal gücüne vurgu yapması, hem de İspanya iç savaşında ve dünyanın pek çok yerinde yaşanan faşizmin gerçek yüzünü, acımasızlığını ve iğrenç yüzü de anlatılmaya çalışmış. Filmde yaşananlar aslında insanın hayal gücünün ne kadar etkileyici olduğunu gösteriyor. İnsanın gerçeklerden kaçmak için kullandığı yer olarak hayal dünyasını seçtiğini anlatıyor. 
                 Ben izlerken keyif aldım ve tekrar tekrar izleyebilirim dediğim filmlerden biri oldu. Umarım siz de hem yazımı okurken hem de filmi izlerken keyif alırsınız. 

“Gerçekler sizi sardığında, tek sığınağınız hayal gücünüzdür.”

Share
Tweet
Pin
Share
23 Comments


          Tüm sorunlardan Tanrı olarak kurtulmak mümkün mü? Ya da Tanrı olunca gerçekten mutlu olacak mıyız? İşte bu sorulara yanıt arayan bir film ''Aman Tanrım!''. Jim Carrey'nin kariyerinde beklediği çıkışı yapamayan bir muhabiri Bruce Nolan'ı; son yılların önemli oyuncularından Morgan Freeman'ın da Tanrı'yı oynadığı Türkçe adıyla ''Aman Tanrım!'' (Bruce Almight) büyük kentlerde yaşayan, küçük sorunlarla boğuşmaktan hayatı erteleyen orta sınıf insanların kendisiyle ve Tanrı ile girdiği hesaplaşmayı komedi diliyle ve izleyiciyi felsefi sorularla fazla boğmadan harmanlayıp sunmayı amaçlayan bir film.TV'nin vasat ama haber spikeri olmayı her şeyden çok isteyen ama hem iş başında hem de özel hayatında aksiliklerin bir türlü peşini bırakmadığı haber spikeri Bruce Nolan bu olayların tüm suçlusunun Tanrı olduğunu düşünür ve sürekli Tanrı'dan şikayet eder. Tanrısal güçlere sahip olan Bruce bu güçlerin tadını çıkaracak ama sonunda egosunun yarattığı kaosla yüz yüze gelecektir.


         Filmin baş kahramanı olan Bruce, hayatı standart bir düzeyde olan ve gün geçtikçe her şeyi bozulan, başına her türlü şansızlıklar gelen ve bu şanssızlıklardan dolayı sürekli Tanrı'yı sorumlu tutup ona şikayetlerde bulunan bir karakterdir. Bruce hayatı karşısında tümüyle çaresizdir. Kendi yaşantısını yönlendirememekte ve sınırlarını bir türlü aşamamaktadır. Başkalarının kendisine vermiş olduklarının sınırına çıkamamaktan yakınır. Bunu da şu kelimelerle ifade eder:

''Kendimi çaresiz hissetmeye başladım. Kırkıma yaklaştım. Peki elimde ne var?'' 

Buradan da anlaşılacağı gibi hiçbir şeyden memnun değildir Bruce. Yaşadığı hayatı o seçmemiştir. Tanrı istediği için bu hayatı yaşamaktadır. Bir bakıma özgür değildir seçimlerinde. Bu yüzden de memnun değildir hayatından, işinden ve evinden. Zaten varoluşçu karakterler genelde bir kısıtlama içerinde oldukları için özgürlüğe karşı bir sempati duyarlar. Bizim karakterimiz Bruce ise Tanrı'nın güçlerine sahip olduktan sonra özgür olmuştur. Ama Tanrı olduktan sonra bile bazı kısıtlamalar olmuştur Bruce'un hayatında.

''Tanrı olabilirsin ama iki şeyi asla yapamazsın. Birincisi Tanrı olduğunu kimseye söyleyemezsin. İkincisi ise insanların özgür iradelerine hükmedemezsin.''


          
          Çelik (2013)'e göre varoluşçu etkiler taşıyan sanat yapıtları, izleyiciyi/okuyucuyu bir maceraya sürüklemeyi değil, tam tersi izleyicinin/okuyucunun belleğinde bazı sorular uyandırarak onun bir takım çözümlemeler yapmasını amaçlar. Filmde ise bunu şu şekilde görmekteyiz. Bruce'un amacı dünyayı gezmek, yeni yerlerde bulunmak, maceralara atılmak değildir. Onun amacı sadece hayatını bir düzene oturtmak ve sevdiği mesleği hakkını vererek yapmaktır. Çünkü yaşadığı hayattan memnun değildir. Bu memnuniyetsizliğini de sık sık Tanrı'ya şikayetlerde bulunarak belirtmektedir:

''Ben iyi değilim. Orta karar işimden memnun değilim. Orta karar bir ev beni memnun etmiyor. Orta karar bir hayattan sıkıldım.''

          Varoluşçuluğa göre insan yaptığı seçimlerde yalnız kendi yaşamını etkilememektedir. İnsan seçimlerini yaparken tüm insanlıktan sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Çünkü insanın kendi için yaptığı tercih bile etrafını etkilemektedir. Bruce, Tanrı olduktan sonra sadece kendisini düşünmeye başlar. Bencilce davranır. Etrafındaki insanların ne düşündüğü artık onun için önemli değildir resmen. Etrafına ne kadar zarar verdiğini görmez. Sırf kendi zevkleri için dünyanın düzenini bozar. Dünyaya gök taşı düşürür elektrik kesintilerine sebep olur, sırf sevdiği kadını mutlu etmek için ayı dünyaya halatla çekip yaklaştırır ve dünyanın birçok yerinde tsunamilere neden olur.  Bunların hiç birinin farkına varmaz ve Tanrı olmayı bir eğlence olarak görür. Zamanla asıl Tanrı olaya el atar ve Bruce'un neler yaptığının farkına varmasına yardımcı olur. Önceleri dünyaya sadece kendi zevkleri, düşünceleri, istekleri açısından bakan Bruce artık sadece kendisini değil tüm insanlığı düşünerek hareket etmeye gayret eder.



            Buraya kadar filmin neden varoluşçu bir film olduğu hakkında çeşitli fikirler öne sürdük. Ama film tam bir varoluşçu yapıt olmadığı için filmin içerinde ters olan bazı durumlar da bulunmaktadır. Kısaca bunlara da biraz değinelim. Öncelikle filmdeki özgürlük kavramı sık sık değişmektedir. Bruce filmin başlarında özgür olmadığını şu kelimelerle belirtir: ''Ben mağdur değilim! Ben kurbanım! Tanrı elinde büyüteç olan yaramaz bir çocuk. Ben de karıncayım.'' diyerek yaşamının kendi elinde olmadığını, kendisine ait olan kararları sürekli Tanrı'nın verdiğini ve Tanrı'nın sürekli kendi önünde bir engel olduğunun söylemektedir. Filmin ortalarına geldiğimizde ise Bruce artık özgürlük konusunda sınır tanımaz bir hale gelmiş ve Tanrı'ya ''Artık sınır yok dostum! Gazabını göster bana. Çarp beni!'' diyerek artık Tanrı'dan korkmadığını ve onun kendisine sunduğu hayatı artık yaşamayacağını açıkça belirtmiştir. Filmin sonlarına geldiğimizde görürüz ki Bruce, Tanrı'ya artık tamamen teslim olmuş bir vaziyettedir. Bunu şu kelimelerinden anlarız: ''Benim için doğru olan kararı sen ver lütfen. Kendimi ellerine bırakıyorum.'' Buradan anlıyoruz ki Bruce'un özgürlüğü sürekli bir özgürlük değil, geçici ve gitgelleri olan bir özgürlüktür. Tanrı olduğu için kendini özgür hissetmemektedir.. Dostoyevski'nin de dediği gibi: ''Tanrı olmasaydı her şey mübah olacaktı.'' 




            Filmde bulduğumuz ve belirttiğimiz bu bulgulara göre ''Aman Tanrım!'' tam olarak varoluşsal özellikler taşıyan bir film değildir. Varoluşçuluğun birçok özelliğini barındırmakla birlikte varoluşsal akıma ters olan birçok özelliği de içerisinde barındırmaktadır. Film insanların sınırlarını zorlaması, yaşama karşı pozitif bakması ve özgürlüğün daim olmadığı gelip geçici olduğu konusunda başarılı bir örnek tescil eder. Aynı zamanda insanın Tanrı gibi güçleri olsaydı ne gibi sorunlar ortaya çıkacağını gösteren bir yapıttır. Buradan anlıyoruz ki insan sınırsız güçleri olsa dahi, yaşamı yine de kısıtlıdır. Bu sınırsız güçleri de sadece kendi için harcar, bencilce davranır ve etrafındakileri önemsemez. Ama unutulmaması gereken bir şey vardır ki: ''Dünyaya sadece kendi açımızdan bakmak, dünyada başkalarının olmadığı anlamına gelmez.''




Share
Tweet
Pin
Share
4 Comments

Herkese merhaba. Biliyorum çok da uzun bir zaman olmasa da buralardan uzak kaldım. Ama hayatımda öyle şeyler oluyor ki gerçekten buraya vakit bulamıyorum. Birkaç gündür tercih işlemleri ile uğraşıyordum. Biliyorsunuz ki bir Türkçe öğretmeniyim ve daha bu yıl atanacağım. Az önce de son kez girdim tercihlerimi. Çok fazla heyecanlı benim için. Sizce de öyle değil mi? Hayatı fazlasıyla değiştirecek bir an. Bolca dua edin ki istediğim yer gelsin. Hayatımı buna göre planlıyorum. Umarım öyle de olur. Lafı fazla da uzatmadan Ağustos ayında okuduğum kitaplarla sizi baş başa bırakıyorum. Her ne kadar bu ay biraz verimsiz geçse de kitap okuyabildiğim için mutluyum.


Sula/Toni Morrison



Kitabın ismi Sula. Kitaba ismini veren şey ise kitapta geçen bir karakter. Aslında bize aktarılan çoğu
düşüncelerin ve olayların merkezinde yer alan bir karakter. Sanırım bu yüzden yazar kitaba bu ismi
vermeyi tercih etmiş. Kitapta birbirinden tamamen farklı düşüncelerdeki ve davranışlardaki kadınlar 
üzerine kurulu. Kadının erkekle ilişkisi, kadının çevre ile ilişkisi, kadının kendisi ile ilişkisi ve siyah
kadının beyaz kadınla ilişkisi. Babasından ve annesinden hiç sevgi görmemiş iki kız çocuk kitabın merkezindedir. Bunlardan biri kitaba da ismini veren Sula diğeri ise onun en yakın arkadaşı olan Nelli'dir. Yalnızlıklarını birbirlerine duydukları sevgi ve arkadaşlıkla aşmaya çalışırlar. Bir bakıma da aşarlar. Çocukluk arkadaşı olan bu kızın yetişkinliğe adım atmaları onların hayatlarında büyük değişiklere yol açar. Sula kasabayı terk eder. Nelli bir adamla evlenir. Yıllar sonra Sula'nın kasabaya  dönüşündeyse artık her şey değişmiştir.

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/sulatoni-morrison.html


Zincire Vurulmuş Prometheus/Aiskhylos


Kitapta farklı kuşaktan tanrılar arasındaki anlaşmazlıklar ele alınmıştır. Tragedyanın baş kahramanı Olympos tanrılarına başkaldıran titan Prometheus ateşi tanrılardan çalmış ve onu insanlara vermiştir. Tanrıların kurmuş olduğu bu düzene de karşı geldiği için Zeus tarafından zincire vurulmuştur. Bu tragedyada yazar aklın kaba kuvvetten olan üstünlüğüne dikkat çekmek istemiştir. Akla ve özgür iradeye değer vermiştir.
 

Gezgin/Halil Cibran



Güzel ve Çirkin, bir gün deniz kıyısında karşılaştıklarında birbirlerine denizde yıkanmayı teklif ettiler. Böylece üstlerini çıkarıp suya girdiler. Çirkin, bir süre sonra kıyıya geri dönüp üstüne Güzel'in elbiselerini geçirerek oradan uzaklaştı. Denizden çıktığında elbiselerini bulamayan Güzel, çıplak kalmaktan fazlasıyla utandığı için Çirkin'in elbiselerini giyerek yoluna devam etti. O gün bugündür, herkes Güzel ve Çirkin'i birbiriyle karıştırdı. Yine de bazıları, ona ait olmayan kıyafetine rağmen Güzel'i tanırlar. Aynı şekilde Çirkin'in yüzünü de bilirler; zira elbiseleri onun gerçek kimliğini saklamaya yetmez.



Köpek Kalbi/Mihail Burgakov


Sokakta bir köpek bulan Filipoviç bu köpeği o dışarıdaki sefil yaşamından kurtarır ve onu muayenehanesine getirir. Hem sıcak bir yuvada olan hem de karnı doyan köpek mutludur. Bunu nereden mi biliyoruz? Köpeğin iç sesinin yansımalarını verir bize yazar. Bir insanın aklından geçenler nasıl kitaplara yansıtılırsa bu kez de bir hayvanın içinden geçenler yansıtılır. Köpeğe sürekli iyi davranır Filipoviç. Köpekse başına geleceklerden habersiz hem bu hayatın keyfini çıkarır hem de her fırsatta ne kadar da şanslı olduğunu düşünür. Derken o gün gelip çatar. Bir dün doktor aniden köpeği zorla tutarak ameliyat masasına yatırır. Suçlu ve pis ağızlı olan bir insanın hipofiz bezleri köpeğe nakledilir. İşte ne olduysa ondan sonra olur aslında. Köpek Şarik, bu ameliyattan sonra hızlı bir şekilde insanlaşmaya başlar. Bir yandan fiziki özellikleri diğer yandan da ruhsal özellikleri de değişmeye başlar. Küfürbaz, sigara içmeden duramayan, kadınları sürekli taciz eden birine dönüşür. Kendisine isim bile verir. artık onun adı Poligraf Poligrafoiç.

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/kopek-kalbi-mihail-burgakov.html



Yüreğinin Götürdüğü Yere Git/Susanna Tamaro




Seksen yaşındaki bir büyükannenin uzaklardaki torununa vefatı sonrası okuması için yazdığı mektuplardan oluşur. Torunu ile yaptığı anlaşma nedeniyle onunla iletişim kurması yasaktır ve bu yüzden de ona mektuplar yazar ve vefatından sonra okunması için saklar. Büyükanne kendi hastalığından, geçmişe dair anılarından pişmanlıklarından hislerinden bahseder. Ancak bu yazdıklarını okuyucuya bir o kadar da sevgi dolu ve yalın bir dille aktarır. 


Bay Rüzgar ve Bayan Yağmur/Paul de Musset



Jean Pierre adında yoksul bir değirmenci vardır. Geçimini değirmende öğüttüğü tahıllar ve bahçesinde yetiştirdiği sebzeler ile sağlamaktadır. Ancak değirmeni öyle bir yerde bulunur ki ne rüzgar iyi esmektedir ne de fazla yağmur yağmaktadır. Böyle böyle yoksulluk içerisinde geçer günleri. Yaşı da yavaş yavaş ilerlemeye başlayınca Claudine adında bir kadınla evlenir ve bir erkek çocukları olur. Ancak çok geçmeden kadın hastalanır ve elde avuçta olan para da ona gider. Artık büsbütün yoksulluk çekerler. Günler böyle birbirini kovalarken bir akşam şiddetli bir rüzgar eser. O esnada karısı ve oğlu uyumaktadır. Zaten her tarafı dökülen evin kalan yerleri de dökülmek üzeredir. Birden içeriye meleğe benzeyen bir adam girer. Bu adam Bay Rüzgar'dır. kendisinden bir sandalye ister dinlenmek için. Uzak diyarları dolaşıp geldiği için yorgundur. O gittikten sonra arkasından şiddetli bir yağmur gelir. Bu defa gelen de Bayan Yağmur'dur. O da aynı Bay Rüzgar gibi dinlenmek için bir sandalye ister. Her ikisi de giderken bir ihtiyacı olduğunda kendi yaşadıkları yere gelebileceklerini söylerler ve giderler. Yavaş yavaş değirmencinin işleri düzelir. Artık değirmeni döndürecek rüzgar ve sebzelerin de yetişmesi için yağmur vardır. Ancak bu yeni kurdukları düzen de bir yere kadardır. Bağlı olduğu Baron'un eve gelmesiyle her şey değişmeye başlar.

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/bay-ruzgar-ve-bayan-yagmurpaul-de-musset.html



Pericadı/Viktoria Bosnyak


Budapeşte'de bir ilkokuldayız. Bu okulda 4/D sınıfına giden Laci ise bizim kitapkurdu öğrencimiz. Okul fazlasıyla büyük ve yıllardır da bulunduğu yerde durmakta. Yemekhanesi, sınıfları, koridorlarıyla kocaman. Bir şey eksik gibi sanki. Bir kütüphane. Evet bu okulda bir kütüphane var. Bilin bakalım bu kütüphaneye sadece kim geliyor? Doğru bildiniz: Laci. Neden mi sadece o geliyor? Çünkü kütüphane görevlisi olan kadın yani Aranka Mort yaşlı ve huysuzdur. Diğer öğrenciler de onun bu yönlerinden dolayı değil kütüphaneye gitmek kapısının önünden dahi geçmezler. Kütüphane sorumlusu Aranka Mort'un tek ziyaretçisi Laci'dir. Bir gün Laci'nin kütüphaneden aldığı bir kitabı okuyup arkadaşının da ondan almasıyla işler değişir tabi. Bu arkadaşı hiç kitap okumaz ve  eline Laci'den aldığı Pal Sokağı Çocukları adlı kitap geçince fikri değişmeye başlar. Neden mi dersiniz? Çünkü Laci'nin eşsiz bir yeteneği vardır. Laci kitapları okurken beğenmediği yerler olursa onları farklı bir şekilde hayal eder ve bu hayaller de kitaplarda değişiklere neden olur. İşte Pal Sokağı Çocukları da böyle bir kitaptır. Gelelim Aranko Mort'a. Evet bir kütüphane görevlisi olduğunu söyledik. Ama onun da kendince sırları vardır ve görevini de devam ettirebilmesi için de Laci'ye ihtiyacı vardır. Sizce görevine devam edebilecek mi? En önemlisi de bu kitaptaki pericadı kim?

https://kitap28.blogspot.com/2021/08/pericadvictoria-bonsyak.html







Share
Tweet
Pin
Share
20 Comments
Newer Posts
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose