Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨

       

          Virginia Woolf, 1882’de Londra’da dünyaya gelmiştir ve bu sıra dışı hayat yolculuğunu 1941’de kendi verdiği karar neticesinde de sona erdirmiştir. Romancı, eleştirmen ve yazar olarak tanımlanan Woolf aynı zamanda feminist hareketin en güçlü isimleri arasında yer almaktadır. 

          Virginia, küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Yaşadığı dönem gereği okula gönderilmemesine rağmen babasının kütüphanesinde kendini geliştirmeyi başarmıştır.

              Annesinin eksiliğinden daha küçük yaşlardan itibaren çok etkilenen yazar, zaman zaman kötü dönemler geçirmiştir ve delilik nöbetleri yüzünden çok sıkıntı çekmiştir. Daha 59 yaşındayken bir tane eşine bir tane de kız kardeşine olmak üzere iki intihar mektubu bırakarak bu dünyaya veda etmiştir.

               Bilindiği üzere Virginia Woolf bilinç akışı tekniğini çokça kullanmış bir yazardır. Peki bu bilinç akışı tekniği nedir?  Roman ya da hikaye türünde karakterlerin aklından geçenleri, o anki duygu ve düşüncelerinin belli ve mantıklı bir sıralama yapmadan, araya girmeden seri şekilde okuyucuya aktarıldığı bir tekniktir. Dalgalar da Virginia Woolf'un bilinç akışı tekniğini kullanarak yazdığı kitaplardan bir tanesidir.  Peki ne anlatmaktadır bu kitapta?

                Dalgalar, belirli bir olay örgüsü olmayan bir kitaptır. Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen sürede altı karakterin doğumu ve ölümü ele alınır. Bu süre zarfında gün içerindeki belirli vakitler insanların yaşamları ile ilişkilendirilir. Sabah insanın çocukluk ve gençlik çağı, öğle yetişkinlik dönemi ve son olarak da akşam insanın yaşlanışı ve ölüm. Belirli bir olayın olmaması anlatımı zorlaştırabilir. Bu yüzden kitabı sakin bir kafayla ve içerisinde bir hareket aramadan bir şiir niteliğinde okumalısınız. Karakterlerin birbirine olan uyumu tıpkı dalgalar gibi güneşin doğuşu ve batışı gibi dairesel bir anlatımla okuyucuya sunulur. Ortada bir ahenk vardır. İnsanlar ölür, insanlar doğar. Bu hayatın getirdiği bir gerçektir. Yazar bu gerçeği bir güne doldurarak anlatır. Her bir karakter dalga misali gelip geçicidir.

             Kitabı okurken en baştan itibaren notlar alarak ilerlemeniz oldukça önemli. Anlatımı ve anlaşılışı zor olan bir kitap olduğu için ve olaylar yerine kitapta durumlar hakim olduğu için kitapta yer alan insanlar ve bu insanların düşüncelerini takip etmek oldukça zor. Karakter analizi yaparak gidilmesi gerekiyor bana göre. Daha sonra konuşmalar ve düşünceler okura aktarıldıkça hangi karakter nasıl düşünür ve ne der diye düşünmeden karakter ve yazılanlar arasında bağlantı kurabilmek için oldukça önemli. 

          Ayrıca bir Virginia Woolf kitabı okumak istiyorsanız bu kitaptan başlamamanızı öneririm. Elinize almanız ile bırakmanız bir olabilir. Bunun yerine diline yavaş yavaş alışmak adına daha anlaşılır kitaplarından birini seçmeniz daha iyi olabilir. Bir yazarın kitaplarının okunmasını bir dil öğrenmendeki seviyeler gibi düşünürüm. Üst seviyelere çıktıkça anlaşılması zordur ve bizi oldukça zorlar. Ama önceki sevilerdeki birikimlerimizle kendimizi de bir yandan daha üstlere hazırlamış oluruz ve daha çok zevk alırız. Bu yüzden daha kendinizce basit olarak nitelendireceğiniz bir kitabını okumanızı öneriyorum.

“Güneş batıyordu. Günün katı çekirdeği çatlamış, yarıkları arasından ışık dökülüyordu. Hızla atılan, karanlıkta tüylenmiş oklarla vurdu dalgaları, kırmızı ve altın sarısı. Olur olmaz ışık çizgileri birdenbire parıldayıp dolaştılar çevrede, batmış adalardan gelen imler, gülüşen, utanmaz çocukların defne kurularından attıkları kargılar gibi.”

Share
Tweet
Pin
Share
6 Comments






         Bir yarışma için başladığım ve ben bunu daha önce neden okumamışım dediğim bir kitap. 

         Neriman ve Şinasi aşkı karşılıyoruz bizi kitabın başlangıcında. Aslında aşk demek ne kadar doğru bilemiyorum. Bu iki insan arasında yıllardır süren bir muhabbet olması onların çevrenin de baskısıyla evlenmesi yönündedir. İki insan arasındaki bir husumette çevrenin ne kadar sözü olabilirin en büyük de kanıtıdır. İki insan. Bir kadın ve erkek o dönemlerde yan yana dahi görülseler laf olur söz olur. Sonu da mutlaka evlilik olmalıdır tabi. Günümüzde de öyle değil midir? Bir kadın ve erkek arkadaş dahi olsa hatta kuzen bile olsa yan yana gezmemelidir. Aaa yoksa elalem ne der değil mi?

      Kitapta üç baş karakter karşılıyor bizi: Neriman, Şinasi ve Faiz Bey. Ben burada Macit'i asıl karakter olarak göremiyorum. Çünkü kitapta evet bahsediyor ama onu gerçekten göremiyoruz. Varla yok arasında. Sadece onu somut bir şekilde Neriman'la tramvayda karşılaşması sonucu görüyoruz. Ama onda da iki kelime edip yeniden kayboluyor. Daha çok Neriman üzerindeki etkisiyle anılıyor. Neriman'ın o içinde bunca zamandır biriken ve dışarı çıkmak için can atan o duyguları ve düşüncelerin dışa vurumunda bir araç oluyor o kadar. Bu elbette yadsınacak bir şey değil. Zaten asıl olaylar da ikisinin tanışması ve Macit'in onun üzerindeki etkisiyle başlıyor. Neriman Macit'le tanıştıktan sonra değişmeye başlar. Hem ruhen hem fiziken daha farklı bir insan olur bir anda. Yürüyüşü, giyinişi, yaşadığı çevreye bakışı değişir. Sürekli Fatih ve Harbiye arasında bir kıyaslama yapar ve Fatih'i hem yerer. İnsanların bu semtte bu şekilde yaşamaları ve hallerinden hiç de şikayetçi olmayışları iyice sinirine dokunmaya başlar. Ki bazı yerlerde Neriman'ın aşırı sinirden bayıldığını ve sinir krizleri geçirdiğini okuruz. Bu sinir krizlerinden de en çok etkilenen tabi ki Şinasi'dir. Yapısı gereği sessiz ve sakin olan Şinasi, Neriman'ın bu sinir krizleri söz konusu olunca da sessiz kalır. onunla iletişim kurmaktansa sessiz kalmayı tercih eder. Bu sessizliğini de en çok Faiz Bey'in Şinasi'ye Neriman ile evlenmesi gerektiğini söylediğinde korur. İleriki sayfalarda anlarız ki aslında bir bakıma onun da gönlü yoktur. Çevre ve Faiz Bey tarafından kötü karşılanmamak adına sesini çıkarmayıp boyun eğmiştir Neriman ile evlenmeye.

         Yoğun bir doğu ve batı karşıtlığı karşılamaz bizi kitapta ne de bu karşıtlık bize doğrudan verilir.  Olaylar yaşandıkça, insanlar konuştukça ve sayfaları çevirdikçe biz fark ederiz. Özellikle bu tamamen batılıdır dediğimiz bir karakter yok. Bana göre Macit bunu tam olarak karşılamaz. Neriman'ın davranışlarındaki değişimin doğuya ters olmasından çıkarırız her şeyi. Sokakta kahve önünde oturan insanlarla kafelerde oturan insanları karşılaştırır, insanların giyimleriyle bir konu hakkındaki düşünüş tarzlarını karşılaştırır Bazen bunu alttan alttan bazen de doğrudan yapar bunu. Sonra yeri gelir ki Şinasi ve Macit'i de karşılaştırır. İki farklı dünyanın iki farklı insanını. Bunu ise şu kelimelerle ifade eder yazar:

            ''Artık Neriman nereden gelip nereye gittiğini anlıyordu, çünkü iki zıt iştiyakın remizlerini gözleriyle görüyor ve mukayeseler yapabiliyordu. Şinasi Neriman'ın gözünde, aileyi, mahalleyi, eskiyi, şarklıyı temsil ediyordu; Macit yeninin, garbın ve bunlarla beraber meçhul ve cazip sergüzeştlerin mümessili ve namzediydi.''

Neriman'ın bu fikirlerine dur diyecek olan ise bir gün dayısına gittiğinde gördüğü o yaşlı kadındır. Kızı hakkında bir hikaye anlatır. Kızı ölmüştür. Kendisini öldürmüştür. Hikayesi ise neredeyse Neriman'ın hikayesiyle aynıdır. O kız da iki farklı yaşam ve iki farklı kültür arasında bocalamıştır ve sonunda intihar etmiştir. İşte bu hikaye ile Neriman'ın aklındakiler netleşir. İstediği o her şeyden vaz geçer. 

       Kitaptaki önemli bir nokta da ise sanatçı kişiliklerin toplanıp Neriman'ın bu garp heveslerinden kurtarmak için bir toplantı düzenlemesidir. Amaçlarına ulaşmışlar mıdır bilemem. Bunu siz okuyup göreceksiniz. Bu toplantıda önemli bir noktaya değinilir ki bence de gerçekten önemlidir. Batı ve Doğu'nun birbirinden net bir biçimde ayrılamamasıdır. İkisi de birbirinden beslenir. Biri olmadan diğerinin de bir anlamı yoktur. İç içe geçmiş iki çember gibi ne tekdirler ne de bir.

         Bana kalırsa ben bunun dizisini izledim deyip de kitabı okumamazlık etmeyin derim. Çünkü ikisi de bambaşka bir dünya ve bambaşka bir anlam yüklü. İçerikleriyse tamamen farklı. Benim düşüncelerim bunlardı. Gerisi sizin okumanız ya da izlemenizde. 

                                        Tekrardan buluşmak dileğiyle.....

Share
Tweet
Pin
Share
11 Comments





Okumaya verilen önemin dile getirildiği kitaplar her daim ilgimi çekmiştir. Özellikle de bu kitaplarda geçen olaylar ve karakterler de gerçekse o kitabı okumak tadından yenmez.

Bu kez yaptığı işlerle değil Ürgüp’te tüm bir dünyada ses getiren bir adamın öyküsüne bakacağız sizlerle. İsmi Mustafa Güzelgöz.

Mustafa Gözelgöz 1940’lı yıllarda Ürgüp’te yaşamış ve sırf halk okusun ve cahil kalmasın diye eşeklerle köylülere kitaplar taşıyan bir kütüphanecidir. Tabi daha o zaman bir kütüphaneci değil senin benim gibi halktan bir insandır o da. Bizden farkıysa insanların kitap okuması, bilgi sahibi olması, kendini geliştirmesi için durmadan çabalaması. Düşünsenize 1940’lı 50’li yıllar. İnsanlar cahil. Ama sor bakalım neden cahil. O dönemde yaşayan devlet görevlileri halkın okuyup da bilgilenmesine karşı. Çünkü böylesi onların da işine geliyor, kafaları daha rahat. Köy enstitüleri kapatılmış, halk odaları kapatılmış. Kısacası halk nasıl cahil kalır diye uğraşılmış neredeyse. Tabi bir de dinci kesim var. Halkın beynini olmadık şeylerle bulandıran, helali haramı kendisi belirleyen o kesim. Halksa inanıyor bunlara tabi. Okuma bilmez yazma bilmez. İnsanları olmadık olmadık şeylere inandırmak daha kolay.

Sadece bir kütüphaneci değildir Mustafa Güzelgöz. Aynı zamanda ilçede, köylerde futbol takımları kurar. Onları eğitir.  Hatta maçları dahi kazanırlar. Ankara’ya İstanbul’la gider, oradaki hemşerilerine mektuplar yazar. Yardımlar ister. Kendisi için değil sırf halk gelişsin diye. Üst makamlar çıkar. İlçeye köylere kütüphane açmak için elinden geleni yapar. Açar da. Sadece erkeklerin ve çocukların değil kadınların da kütüphaneye gelmesi için çabalar. Belki de beni en çok etkileyen yer burasıdır. Kadına verilen değer. Okusun, yazsın, bilgilensin diye. Kadınlar için kütüphanelere gelsinler diye ayrı gün ayarlar. Kütüphanede sadece kitap değil de farklı işler yapmak için araç gereçler bulur. Dikiş makinaları getirtir. Kumaşını alan kadın da koşar böylece kütüphaneye. Makinalar yetmez. Yetmeyince de sıralar oluşur. Verir sıradaki kadınların eline kitabı. Böylece kadınlar da kitap okumuş olur. Halıcılık kursları başlatır. Yörede yetişen üzümlerden pekmez, şarap yapılsın diye bu işlerle ilgili kitaplar bulur getirtir. Halk kalkınır. Refah seviyesi artar. Kısacası halk gelişsin, kalkınsın, kendi kendine yetebilsin diye elinden ne geliyorsa yapar. Tabi onun bu faaliyetleri kiminin hoşuna gitmez kiminin gider. İnsan bu kendisinin üstünlüğünü kaybedeceği bir şeyi ortadan kaldırmaya bayılır.

Kitap ayrıca birbirine düşman bilinen iki ülkenin o küçücük şehirlerinin birbirlerinin kardeş şehri olmalarına da değiniyor. Bu konuda biraz araştırma yaptım ama net bir bilgi edinemedim maalesef. Ancak ben kitapta geçenden biraz bahsedeceğim. Yunanistan ve Türkiye arasında yıllardır süren bir barış bir savaş durumu var. O dönemler savaş sonrası Anadolu’da yaşayan Rum aileler göç ettirilerek Balkanlardaki ülkelere yerleştirilmişler. İşte kitabın asıl başlangıç yeri burasıdır. Dimitrios aile büyüklerine hem su ve toprak götürmek hem de yaşadıkları yeri Ürgüp’ü görmek için yollara düşer Yunanistan’dan. Ürgüp’e gelir. Ancak Mustafa Amca’nın oğlu Aziz onu çok misafirperver bir şekilde karşılar. Evinde ağırlar. Yemekler yedirir. Dimitrios yörenin yemeklerine bayılır. Özellikle de yoğurt ve pekmeze. Yöredeki köyleri birlikte ziyaret ederler. Öyle ki halk da sever onu. Kendileri gibi görürler. Dimitrios köyü öyle çok sevmiştir ki adeta o da artık bir Ürgüplüdür artık. Refik Başaran adında bir halk ozanı vardır. Mustafa Güzelgöz adeta onun en büyük hayranıdır. Ülkesine dönerken onun türkülerinden götürür. Oradaki herkese sevdirir. Öyle ki Yunanistan’dan gelen o ziyaretçiler Refik Başaran’ın türkülerini seslendirirler en başta da Dimitrios. İki kültür içli dışlı olur. Yeniden barış girer aralarına. İnsan imrenmeden geçemiyor insanlar arasındaki o kardeşliğe.

Kısacası okumak için geç kaldığım bir kitaptı. Ama iyi ki de okumuşum. Belki de kendi memleketim olduğu için bu kadar etkilenmişimdir. Oraların şimdiki ve eski hallerini karşılaştırınca hala aynı olduğunu bilmek ne kadar güzel. Fakir Baykurt’un yazdığı son romanmış benimse ilk okuduğum Fakir Baykurt romanı. Son olmaması dileğiyle. 




 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose