Powered By Blogger

Okuyan Koala 🐨


          Tüm sorunlardan Tanrı olarak kurtulmak mümkün mü? Ya da Tanrı olunca gerçekten mutlu olacak mıyız? İşte bu sorulara yanıt arayan bir film ''Aman Tanrım!''. Jim Carrey'nin kariyerinde beklediği çıkışı yapamayan bir muhabiri Bruce Nolan'ı; son yılların önemli oyuncularından Morgan Freeman'ın da Tanrı'yı oynadığı Türkçe adıyla ''Aman Tanrım!'' (Bruce Almight) büyük kentlerde yaşayan, küçük sorunlarla boğuşmaktan hayatı erteleyen orta sınıf insanların kendisiyle ve Tanrı ile girdiği hesaplaşmayı komedi diliyle ve izleyiciyi felsefi sorularla fazla boğmadan harmanlayıp sunmayı amaçlayan bir film.TV'nin vasat ama haber spikeri olmayı her şeyden çok isteyen ama hem iş başında hem de özel hayatında aksiliklerin bir türlü peşini bırakmadığı haber spikeri Bruce Nolan bu olayların tüm suçlusunun Tanrı olduğunu düşünür ve sürekli Tanrı'dan şikayet eder. Tanrısal güçlere sahip olan Bruce bu güçlerin tadını çıkaracak ama sonunda egosunun yarattığı kaosla yüz yüze gelecektir.


         Filmin baş kahramanı olan Bruce, hayatı standart bir düzeyde olan ve gün geçtikçe her şeyi bozulan, başına her türlü şansızlıklar gelen ve bu şanssızlıklardan dolayı sürekli Tanrı'yı sorumlu tutup ona şikayetlerde bulunan bir karakterdir. Bruce hayatı karşısında tümüyle çaresizdir. Kendi yaşantısını yönlendirememekte ve sınırlarını bir türlü aşamamaktadır. Başkalarının kendisine vermiş olduklarının sınırına çıkamamaktan yakınır. Bunu da şu kelimelerle ifade eder:

''Kendimi çaresiz hissetmeye başladım. Kırkıma yaklaştım. Peki elimde ne var?'' 

Buradan da anlaşılacağı gibi hiçbir şeyden memnun değildir Bruce. Yaşadığı hayatı o seçmemiştir. Tanrı istediği için bu hayatı yaşamaktadır. Bir bakıma özgür değildir seçimlerinde. Bu yüzden de memnun değildir hayatından, işinden ve evinden. Zaten varoluşçu karakterler genelde bir kısıtlama içerinde oldukları için özgürlüğe karşı bir sempati duyarlar. Bizim karakterimiz Bruce ise Tanrı'nın güçlerine sahip olduktan sonra özgür olmuştur. Ama Tanrı olduktan sonra bile bazı kısıtlamalar olmuştur Bruce'un hayatında.

''Tanrı olabilirsin ama iki şeyi asla yapamazsın. Birincisi Tanrı olduğunu kimseye söyleyemezsin. İkincisi ise insanların özgür iradelerine hükmedemezsin.''


          
          Çelik (2013)'e göre varoluşçu etkiler taşıyan sanat yapıtları, izleyiciyi/okuyucuyu bir maceraya sürüklemeyi değil, tam tersi izleyicinin/okuyucunun belleğinde bazı sorular uyandırarak onun bir takım çözümlemeler yapmasını amaçlar. Filmde ise bunu şu şekilde görmekteyiz. Bruce'un amacı dünyayı gezmek, yeni yerlerde bulunmak, maceralara atılmak değildir. Onun amacı sadece hayatını bir düzene oturtmak ve sevdiği mesleği hakkını vererek yapmaktır. Çünkü yaşadığı hayattan memnun değildir. Bu memnuniyetsizliğini de sık sık Tanrı'ya şikayetlerde bulunarak belirtmektedir:

''Ben iyi değilim. Orta karar işimden memnun değilim. Orta karar bir ev beni memnun etmiyor. Orta karar bir hayattan sıkıldım.''

          Varoluşçuluğa göre insan yaptığı seçimlerde yalnız kendi yaşamını etkilememektedir. İnsan seçimlerini yaparken tüm insanlıktan sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Çünkü insanın kendi için yaptığı tercih bile etrafını etkilemektedir. Bruce, Tanrı olduktan sonra sadece kendisini düşünmeye başlar. Bencilce davranır. Etrafındaki insanların ne düşündüğü artık onun için önemli değildir resmen. Etrafına ne kadar zarar verdiğini görmez. Sırf kendi zevkleri için dünyanın düzenini bozar. Dünyaya gök taşı düşürür elektrik kesintilerine sebep olur, sırf sevdiği kadını mutlu etmek için ayı dünyaya halatla çekip yaklaştırır ve dünyanın birçok yerinde tsunamilere neden olur.  Bunların hiç birinin farkına varmaz ve Tanrı olmayı bir eğlence olarak görür. Zamanla asıl Tanrı olaya el atar ve Bruce'un neler yaptığının farkına varmasına yardımcı olur. Önceleri dünyaya sadece kendi zevkleri, düşünceleri, istekleri açısından bakan Bruce artık sadece kendisini değil tüm insanlığı düşünerek hareket etmeye gayret eder.



            Buraya kadar filmin neden varoluşçu bir film olduğu hakkında çeşitli fikirler öne sürdük. Ama film tam bir varoluşçu yapıt olmadığı için filmin içerinde ters olan bazı durumlar da bulunmaktadır. Kısaca bunlara da biraz değinelim. Öncelikle filmdeki özgürlük kavramı sık sık değişmektedir. Bruce filmin başlarında özgür olmadığını şu kelimelerle belirtir: ''Ben mağdur değilim! Ben kurbanım! Tanrı elinde büyüteç olan yaramaz bir çocuk. Ben de karıncayım.'' diyerek yaşamının kendi elinde olmadığını, kendisine ait olan kararları sürekli Tanrı'nın verdiğini ve Tanrı'nın sürekli kendi önünde bir engel olduğunun söylemektedir. Filmin ortalarına geldiğimizde ise Bruce artık özgürlük konusunda sınır tanımaz bir hale gelmiş ve Tanrı'ya ''Artık sınır yok dostum! Gazabını göster bana. Çarp beni!'' diyerek artık Tanrı'dan korkmadığını ve onun kendisine sunduğu hayatı artık yaşamayacağını açıkça belirtmiştir. Filmin sonlarına geldiğimizde görürüz ki Bruce, Tanrı'ya artık tamamen teslim olmuş bir vaziyettedir. Bunu şu kelimelerinden anlarız: ''Benim için doğru olan kararı sen ver lütfen. Kendimi ellerine bırakıyorum.'' Buradan anlıyoruz ki Bruce'un özgürlüğü sürekli bir özgürlük değil, geçici ve gitgelleri olan bir özgürlüktür. Tanrı olduğu için kendini özgür hissetmemektedir.. Dostoyevski'nin de dediği gibi: ''Tanrı olmasaydı her şey mübah olacaktı.'' 




            Filmde bulduğumuz ve belirttiğimiz bu bulgulara göre ''Aman Tanrım!'' tam olarak varoluşsal özellikler taşıyan bir film değildir. Varoluşçuluğun birçok özelliğini barındırmakla birlikte varoluşsal akıma ters olan birçok özelliği de içerisinde barındırmaktadır. Film insanların sınırlarını zorlaması, yaşama karşı pozitif bakması ve özgürlüğün daim olmadığı gelip geçici olduğu konusunda başarılı bir örnek tescil eder. Aynı zamanda insanın Tanrı gibi güçleri olsaydı ne gibi sorunlar ortaya çıkacağını gösteren bir yapıttır. Buradan anlıyoruz ki insan sınırsız güçleri olsa dahi, yaşamı yine de kısıtlıdır. Bu sınırsız güçleri de sadece kendi için harcar, bencilce davranır ve etrafındakileri önemsemez. Ama unutulmaması gereken bir şey vardır ki: ''Dünyaya sadece kendi açımızdan bakmak, dünyada başkalarının olmadığı anlamına gelmez.''




Share
Tweet
Pin
Share
4 Comments


Merhaba kitapsever dostlarım. Bugün yeni bir kitapla daha sizlerleyim. Bugünkü kitabımız büyük bir şaheser olarak nitelendirdiğim William Shakespeare’in Romeo ve Juliet adlı tiyatro eseri. Hemen hemen hepimizin bir yerlerken duyduğu bir aşk öyküsünü anlatıyor kitap. Hikâye karakterleri aslında İngiliz şair Arthur Brooke’in 1562 yılında yayımlanan Romeus ve Juliet’in Trajik Öyküsü adlı uzun şiire dayanır. Shakespeare öyküyü birçok karakterle desteklemiş ve birçok olaylar silsilesi eklemiştir. Dolayısıyla eser iki insanın kaleminden geçerek bize ulaşmıştır. Eserin bir aşk hikayesini işlemesi ve karakterlerin iki düşman aileden seçilmesi ve eserin sona erişi bize Leyla ile Mecnun adlı halk hikayesini hatırlatır. Karakterlerin birbirine düşman olan iki aileden olması, birbirlerine kavuşmak zorlu yollardan geçmeleri ve sonunda her ne kadar kavuşsalar da ölümün onları bulması ortak özelliklerden sadece birkaçıdır. Her ikisi de 16. yy.da yazılmış olup biri Doğu’da diğeri de Batı’da efsaneleşmiş bir aşk hikayesidir.   

Eserin konusundan burada bahsetmeyeceğim. Çoğumuz ya biliyoruz ya da okumak isteyip de vakti olmuyor. Okumayanlar için de böylece okuyabilecekleri bir yazı olmuş olur. Bu yüzden bende etki bırakan yönlerden ve eleştirdiğim bazı noktalardan bahsedeceğim sizlere.

Kitabın geçtiği dönemlerde kadınların evlenme yaşı oldukça düşük. Ki Juliet olaylar yaşandığı zamanlar daha on dördüne dahi basmamıştır. Ancak kitapta bu yaştan daha önce evlenen insanların olduğundan da bahseder. Hatta ondan daha genç olanların mutlu anneler olduklarından bahsedilir. Ki Juliet’in annesi de Juliet’i doğurduğu zaman on dördündedir. Bir çocuğun (çocuğun demek istiyorum ki hala bir çocuk oluyorlar o yaşta) daha o yaşta daha hayatı öğrenmeden, o çocukluk çağının güzellikleri yaşamadan böylesine bir sorumluluk altına sokulması ne kadar doğru? Bu günümüzde yer alan çocuk gelinle aynı mantıkta. Tek farkıysa o yıllarda bu tip erkek yaşta evliliklerin normal karşılanması. Hem böyle erken yaşta evlilik desteklenir hem de Juliet’in babası erken evlenenin tez bozulacağını söyler. Burası da ayrı bir çelişki.

Ayrıca kız evladın evlilik konusunda fikirlerini söyleme hakkı yoktur. Sadece formalite icabı sorulur. Eğer olumsuz bir yanıt alınırsa da en olmadık hakaretlere hatta evden kovulmalara dahi yol açar. Bunu da en iyi Juliet’in babasına en ufak bir baş kaldırışında görmek mümkün.

Tam talihi ona gülmüşken, tuttursun geçip karşıma:

"Evlenmem, sevemem ben, daha çok gencim,

Beni bağışlayın, yalvarırım," diye.

Bana bak, evlenmezsen eğer, öyle bir bağışlarım ki seni,

O zaman canının istediği yerde otla, kalamazsın evimde.

Düşün taşın; şakam yoktur benim.

Perşembe yakın, elini vicdanına koy düşün;

Kızımsan, dostuma vereceğim seni,

Değilsen eğer, çekil git, dilen, aç kal, geber sokaklarda;

Bak sana söylüyorum, seni asla tanımam,

Benim olan şeylerden de hiç yararlanamazsın.

Bilesin bunları: İyi düşün. Ben tükürdüğümü yalamam.

Kadınlar kendi evlenmek istediği insanı seçemez ama erkekler seçebilir. Burada bir eşitsizlik hüküm sürüyor. Juliet ise bu eşitsizliğe karşı çıkarak bir ilk gerçekleştiriyor ve sevdiği adamla evleniyor. Bir yandan güçlü bir yandansa tamamen güçsüz. Kadın karakterinin kitapta tam olarak güçlü olduğu bir nokta göremiyoruz. Hatta dediğimiz gibi Juliet’in o baş kaldırışı nedeniyle de toplum içinde yok edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla kadın olmak her dönemde zor. Ne o zaman kolaydı ne de şimdi. Değişen tek şey yıllar.

Anne ve kız arasındaki ilişki de fazlasıyla resmi ve soğuk. Sanki bir yabancı gibiymişçesine. Bunun en büyük etkeninin de daha çocukların doğar doğmaz dadıya verilmesinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitabı okudukça anne ve kız diyaloğunu hiç göremiyoruz neredeyse. Olan da zaten gayet resmi. Daha Juliet ve dadısı arasındaki ilişki öne çıkıyor. En gizli sırlarını, hislerini, düşüncelerini onunla paylaşıyor. Bir anne kız arasındaki ilişkiyi görüyoruz adeta ikisinde. Ama bu ikisi arasındaki bu ilişkinin de belli sınırları var tabi ki. Çıkarlar işin içine girdiğinde insanın gözü döner. En sevdiği insana dahi ihanet eder. Dadı da bir yere kadar yanında olur. Sonuçta o da o evde bir çalışandır ve en ufak bir itaatsizlikte o da kendini kapı dışında bulacaktır.

Biraz da Romeo’dan bahsedecek olursak bana göre kendisi dış görünüşe önem veren bir şıpsevdi. Daha kitabın en başlarında bir kadına aşıkken bir baloda Juliet’i görür ve anında vurulur. Önceki sevdiğini anında unutur. Juliet’in güzelliğinin etkisidir bu. Bir kadının güzelliği bir başka kadının güzelliği bastırır ve bir erkek için bu bir kriter olur birden.

Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere

Bir Habeşin kulağındaki pırlanta gibi,

Asılmış gecenin yanağıma sanki;

El sürülmeyecek kadar güzel,

Dünyaya fazla gelen değerli bir taş bu,

Akranlarımdan çok değişik ve başka,

Ak bir güvercin kargalar arasında:

Durduğu yeri kaçırmayayım dans bitince,

Şu kaba elim kutsansın onunkine değince.

Gönlüm hiç sevdi mi bugüne dek?

Sevdiyse, yalanlayın göz1erim. Görme9im çünkü

Bu geceye dek gerçek güzelliği.

Kitapta bahsetmek istediğim son noktaysa iki düşman ailenin kitabın sonunda barışmalarıdır. Onların barışmalarına vesile olan şeyse kendi evlatlarını bu düşmanlığa kurban etmiş olmalarıdır. Sadece evlatları olsa iyi. Birçok insanı feda ederler düşmanlıkları için. Bence bu biraz bencilce. Kendileri uğruna birçok insanı feda edip sonra pişman olmak. Evet belki sonuç güzel ama o yolda yaşanan onca şeyi de görmezden gelmemek lazım bence.

Bu kitapta daha konuşulacak o kadar çok şey var ki. Ben sadece burada bazı noktalara değinebildim.  Eminim siz de okuduğunuzda bana hak vereceksinizdir. Yazıma burada son veriyorum. Bloğuma destekleriniz benim için gerçekten çok önemli. Her yorumda kendimi biraz daha motive olmuş bularak yazıyorum. Bu yüzden destekleriniz için gerçekten teşekkürler. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle….

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments





Okumaya verilen önemin dile getirildiği kitaplar her daim ilgimi çekmiştir. Özellikle de bu kitaplarda geçen olaylar ve karakterler de gerçekse o kitabı okumak tadından yenmez.

Bu kez yaptığı işlerle değil Ürgüp’te tüm bir dünyada ses getiren bir adamın öyküsüne bakacağız sizlerle. İsmi Mustafa Güzelgöz.

Mustafa Gözelgöz 1940’lı yıllarda Ürgüp’te yaşamış ve sırf halk okusun ve cahil kalmasın diye eşeklerle köylülere kitaplar taşıyan bir kütüphanecidir. Tabi daha o zaman bir kütüphaneci değil senin benim gibi halktan bir insandır o da. Bizden farkıysa insanların kitap okuması, bilgi sahibi olması, kendini geliştirmesi için durmadan çabalaması. Düşünsenize 1940’lı 50’li yıllar. İnsanlar cahil. Ama sor bakalım neden cahil. O dönemde yaşayan devlet görevlileri halkın okuyup da bilgilenmesine karşı. Çünkü böylesi onların da işine geliyor, kafaları daha rahat. Köy enstitüleri kapatılmış, halk odaları kapatılmış. Kısacası halk nasıl cahil kalır diye uğraşılmış neredeyse. Tabi bir de dinci kesim var. Halkın beynini olmadık şeylerle bulandıran, helali haramı kendisi belirleyen o kesim. Halksa inanıyor bunlara tabi. Okuma bilmez yazma bilmez. İnsanları olmadık olmadık şeylere inandırmak daha kolay.

Sadece bir kütüphaneci değildir Mustafa Güzelgöz. Aynı zamanda ilçede, köylerde futbol takımları kurar. Onları eğitir.  Hatta maçları dahi kazanırlar. Ankara’ya İstanbul’la gider, oradaki hemşerilerine mektuplar yazar. Yardımlar ister. Kendisi için değil sırf halk gelişsin diye. Üst makamlar çıkar. İlçeye köylere kütüphane açmak için elinden geleni yapar. Açar da. Sadece erkeklerin ve çocukların değil kadınların da kütüphaneye gelmesi için çabalar. Belki de beni en çok etkileyen yer burasıdır. Kadına verilen değer. Okusun, yazsın, bilgilensin diye. Kadınlar için kütüphanelere gelsinler diye ayrı gün ayarlar. Kütüphanede sadece kitap değil de farklı işler yapmak için araç gereçler bulur. Dikiş makinaları getirtir. Kumaşını alan kadın da koşar böylece kütüphaneye. Makinalar yetmez. Yetmeyince de sıralar oluşur. Verir sıradaki kadınların eline kitabı. Böylece kadınlar da kitap okumuş olur. Halıcılık kursları başlatır. Yörede yetişen üzümlerden pekmez, şarap yapılsın diye bu işlerle ilgili kitaplar bulur getirtir. Halk kalkınır. Refah seviyesi artar. Kısacası halk gelişsin, kalkınsın, kendi kendine yetebilsin diye elinden ne geliyorsa yapar. Tabi onun bu faaliyetleri kiminin hoşuna gitmez kiminin gider. İnsan bu kendisinin üstünlüğünü kaybedeceği bir şeyi ortadan kaldırmaya bayılır.

Kitap ayrıca birbirine düşman bilinen iki ülkenin o küçücük şehirlerinin birbirlerinin kardeş şehri olmalarına da değiniyor. Bu konuda biraz araştırma yaptım ama net bir bilgi edinemedim maalesef. Ancak ben kitapta geçenden biraz bahsedeceğim. Yunanistan ve Türkiye arasında yıllardır süren bir barış bir savaş durumu var. O dönemler savaş sonrası Anadolu’da yaşayan Rum aileler göç ettirilerek Balkanlardaki ülkelere yerleştirilmişler. İşte kitabın asıl başlangıç yeri burasıdır. Dimitrios aile büyüklerine hem su ve toprak götürmek hem de yaşadıkları yeri Ürgüp’ü görmek için yollara düşer Yunanistan’dan. Ürgüp’e gelir. Ancak Mustafa Amca’nın oğlu Aziz onu çok misafirperver bir şekilde karşılar. Evinde ağırlar. Yemekler yedirir. Dimitrios yörenin yemeklerine bayılır. Özellikle de yoğurt ve pekmeze. Yöredeki köyleri birlikte ziyaret ederler. Öyle ki halk da sever onu. Kendileri gibi görürler. Dimitrios köyü öyle çok sevmiştir ki adeta o da artık bir Ürgüplüdür artık. Refik Başaran adında bir halk ozanı vardır. Mustafa Güzelgöz adeta onun en büyük hayranıdır. Ülkesine dönerken onun türkülerinden götürür. Oradaki herkese sevdirir. Öyle ki Yunanistan’dan gelen o ziyaretçiler Refik Başaran’ın türkülerini seslendirirler en başta da Dimitrios. İki kültür içli dışlı olur. Yeniden barış girer aralarına. İnsan imrenmeden geçemiyor insanlar arasındaki o kardeşliğe.

Kısacası okumak için geç kaldığım bir kitaptı. Ama iyi ki de okumuşum. Belki de kendi memleketim olduğu için bu kadar etkilenmişimdir. Oraların şimdiki ve eski hallerini karşılaştırınca hala aynı olduğunu bilmek ne kadar güzel. Fakir Baykurt’un yazdığı son romanmış benimse ilk okuduğum Fakir Baykurt romanı. Son olmaması dileğiyle. 




 

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments

 


İki dünya… İki farklı insan yaşamı… Farklı düşünce yapıları… İnsanların hiçbir yerde değişmeyen o hayatla mücadeleleri… Ve bunları değiştirecek tek bir adam: Shevek.

Kitapta birbirinin uydusu olarak görülen iki gezegen anlatılıyor. Birbirlerinin uydusu olduklarını da şu cümleden anlıyoruz ‘’Bizim dünyamız onların Ay’ı, bizim Ay’ımız onların dünyası.’’ Bu gezegenlerden birisi Anarres diğeri ise Urras. Urras aslında şu anki dünyaya aşırı benzeyen, devletlerin olduğu, toplumlar arası hiyerarşinin yer aldığı, insanlar arası sınıf farklılıklarının belirgin bir şekilde görüldüğü bir gezegen. A-Io ise bu gezegenin en güçlü devleti. Ama kitapta yaşayan insanların kendi tarih dilimlerine göre Odo adında biri toplumdaki bu anarşist düzene karşı çıkmış ve akım yaratmıştır: Odoculuk. Bu Odo denilen kişinin fikirlerine uyan ve topluluğa isyan eden insanlar Urraslılar ile anlaşmışlar ve Anarres adını verdikleri bir başka gezegene taşınmışlardır. Shevek ise zamanında Anarres’e gelen o topluluğun devamı olan bir soydan gelen bir Anarreslidir. Ve Odoculuk adı verilen akımı sorgulayarak Anarres’ten Urras’a gider. Kitap da zaten Shevek’in yolculuğuyla başlar. Kitabın özeti hakkında bilgi vermem doğru olmaz. Burada sadece kitap hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak için yazıyorum.


 Urras’da tamamen mülkiyetçi, devletlere ve sınıflara bölünmüş bir topluluk yaşarken Anarres’te tam tersi insanlar mülküz ve paylaşımcı bir topluluk oluştururlar. Her ne kadar dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi gözükse de sorunlar patlak vermeye başlamıştır.  İnsanlar arasında hiyerarşik bir düzen olmasa dahi bazı bilim insanlarının daha fazla sözünün geçmeye başladığını ve bilimsel araştırmalara kendileri istedikleri gibi yön verdiklerini görüyoruz. Ayrıca toplumda kadınlar ve erkekler arasında belirli yerlerde eşitlikler bulunmakta. Bir kadın da erkek gibi kol gücünde çalışabiliyor. Alanı daha da genişletecek olursak hemen hemen her işi yapabiliyorlar. Sadece daha üst düzey kabul edilen bilim insanlarının aralarında yer alamıyorlar. İnsanlara isimler bir makineler yardımıyla veriliyor ve insanlar arasında akrabalık kavramları çok da belirgin değil hatta neredeyse hiç yok. İnsanlar tek eşliler ve aynı cinsten olan bireyler arasında yaşanan ilişkiler de toplum tarafından garip karşılanmıyor anladığım kadarıyla. Ayrıca burada yaşayan kadınlar ve erkekler evlenme yükümlülüğü olmadan birlikte yaşayabiliyor ve çocuk sahibi olabiliyorlar. Ayrıca gezegende doğum yapan kadınlara farklı hizmetler dahi sunuluyor. Ülkemizde bile daha bunları doğru düzgün göremezken ne acıdır ki bir ütopyada karşımıza çıkıyor.

Anarres genel olarak kurak ve yaşamın daha sıkıntılı olduğu bir gezegen. Gezegende insanlar ve deniz canlıları dışında başka canlılar yok. Urras’tan yanlarına hiçbir şey almadan gelmelerinden olsa gerek. Düşünsenize kedi deseniz insanlar yüzüne bakar kalır öylece? Aslında ne kadar ironik.


Kitapta kadın karakterlerin ön planlarda yer aldığını görürüz. Feminist ögeler gözümüze çapar. Odo’nun kadın olarak verilmesi ise en belirgin örneğidir. Kadınlara hem fikirlerinde hem de yaşamlarında özgürlükler tanınmıştır. Toplumda annelik rolü tam olarak yoktur. Kadınlar istedikleri her işi yapabilirler. İstedikleri yerde yaşayabilirler ve istekleri kişiyle birlikte olabilirler. Gerçek dünyada yaşanan kadın ve erkek arasındaki o dengesizliği ortadan kaldırmak istemiş olabilir.

Kitapta değinmek istediği başka bir nokta ise yazarın beni şaşırtan o engin bilgisi. Kitabı okurken adeta bir fizikçinin kaleminden çıktığını hissettim. Teorik fizik konusunu bu kadar mantıklı ve konuya hakim bir şekilde anlatması beni gerçekten etkiledi. Bir kitap yazarken aynı zamanda farklı alanlar da işin içine girer. Yazar sadece bir yazar değil yerinde göre bir fizikçi, yerine göre bir ressam yerine göre de bir doktor olabilmelidir. 

Shevek’ten kısaca bahsedecek olursak kendisi Anarres’te yaşan bir fizikçidir. Kendi toplumunda kabul ettiremediği fizik alanındaki fikirlerini başka toplumlarla paylaşmak amacıyla Urras’a gider. Çünkü fikirlerinin kendi gezegeninde hiçbir pratik yararı yoktur bazı söz sahibi kişilerce. Kendi fikirlerini yaymak amacıyla bir sendika kurar arkadaşlarıyla. Bu bir tür direniştir toplumun var olan düzenine. Bu direnişin adımlarını Anarres’te tam halini ise Urras’ta gerçekleştirir. Buraya gelmesiyle adeta bir kültür şoku yaşar. İnsanların davranışları, giyinişleri, konuşma şekilleri karşısında kendini oraya ait hissetmemeye başlar. Her ne kadar fikirlerini paylaşmak için gelse de her şeyi sürekli ertelemeye başlar. Bir süre sonra onlar gibi davranmaya başlasa da uyum dahi sağlayamaz. Kendini sorgular, yaşamını sorgular. Dışarıdan bakıldığında harika gözüken o gezegen çürümüş bir kapitalist bir yerden başka bir şey değildir.

Kısacası ne tam olarak Anarres’te ne Urras’ta yaşamak mümkündür. Tamamen doğru bir toplum yapısı yoktur. Ne hepsi tamamen doğru ne de tamamen yanlıştır. En önemlisi insanların birlik içinde, birbirlerine üstünlük kurmadan, aç kalmadan, mutlu ve eşit olduğu bir düzen kurmaktır.

Sizin bu konu hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Düşüncelerinizi ve yazım hakkındaki eleştirilerinizi sabırsızlıkla bekliyorum.

 



Share
Tweet
Pin
Share
5 Comments


Geriye sadece Cevdet ve kendisi kalmıştı. Bir an önce ona ulaşmalıydı. Acaba yaşıyor muydu yoksa diğerleri gibi o da çoktan ölmüş müydü? Hızla koşmaya başladı ama adres oldukça uzaktaydı. Yürüyerek gitmeye kalksa bir buçuk saat rahat sürerdi. Taksiye binmek daha mantıklıydı. Ama ilk önce caddeye çıkmalıydı ki bir taksi bulabilsin. Beş dakika sonra caddeye vardı. Hemen oradan geçmekte olan bir taksiyi çevirdi. Adresi adama verdi. Adam yarım saate orada olacaklarını söyledi. Ama daha hızlı gitmeleri gerekiyordu. Taksiciye daha hızlı gitmesini bu konunun kendisi için çok önemli olduğunu söyledi. Çünkü oraya ne kadar hızlı giderse onun için o kadar iyiydi.

Adrese vardıklarında taksiden koşarak indi. Taksiciye parasını vermeyi unutmuştu. Taksici arkasından ne kadar bağırsa da onu duymamıştı. Gözü görmez olmuştu. Aklında sadece tek bir soru vardı: Cevdet iyi miydi? Kapıya vardığında hızlı hızlı yumruklamaya başladı kapıyı. İlk başlarda açan olmamıştı. Belki de korktuğu şey başına gelmişti. Tam kapıya tekrar vurmak için elini kaldırdığında kapıyı açtı Cevdet. Şaşırmıştı. Demek yaşıyordu. O anda birden sarıldı Cevdet’e. Cevdet şaşkın şaşkın bakıyordu. Olanlara bir anlam verememişti. Açıklama yapmasını istedi hemen. Olayları en başından anlatmaya başladı. Alp’in ve Alper’in ölüm haberini gazetede nasıl gördüğünü, Ahmet’in evine gizlice girdiğinde onu nasıl ölü bulduğunu teker teker anlattı. Ama Cevdet pek de şaşırmış gözükmüyordu nedense. Hatta tepki bile vermiyordu. Anlayamadı ne olduğunu. Cevdet onu içeriye davet etti. Geri kalanını içeride konuşmak istiyordu sanırım. İçeriye girdiler beraber. Soldan ikinci kapıdan içeriye dönünce işte o zaman fark etti içeride yalnız olmadıklarını, birisi daha vardı ikisinden başka. Hissedebiliyordu. Arkasından birinin yaklaştığını hissettiği anda döndü birden arkasına. İşte o zaman karısıyla burun buruna geldi. Karısının burada ne işi vardı? Hem Cevdet’i nerden tanıyordu ki? Kafasından o anda bir sürü soru geçti ama hiçbirini cesaret edip de soramadı. Çünkü o an gözü karısının boynundaki gerdanlığa takılmıştı. Mumyanın boynundan çalınan gerdanlıktı bu. Nasıl ona ulaşmıştı ki? Nerden bulmuştu onu? Acaba onun bir mumyanın gerdanlığı olduğundan haberi var mıydı? Bu soruları düşünürken birden gözü karısının eline kaydı. Elinde neden bir silah tutuyordu? Yoksa düşündüğü şey miydi? Yok yok olamazdı. Karısı bir katil miydi? Yok yok yapamazdı karısı böyle bir şey. O bir karıncayı bile incitmeye kıyamazdı. Karısına elindeki silahın nerden geldiğini sordu. O ise hiç istifini bozmadan gidip Cevdet’in yanına oturdu ve onu yanağından öpüp anlatmaya başladı. Karısı bu adamı neden öpmüştü hem de onun karşısında? Neler oluyordu burada. Karısı uzun süredir aralarının ne kadar kötü olduğundan bahsetti. Bıkmıştı artık ondan. Evde boş boş oturmasından ona birazcık olsun yardım etmemesinden bıkmıştı. İşte tem aralarının açılmaya başladığı zamanlar Cevdet’le tanışmıştı. Hayatı güzelleşmişti onunla birden. Daha mutlu olmuştu. O gün ona gelen mektubu telefonuyla çekip Cevdet’e göndermiş, onun da mumyanın açılışında orda olacak kişiler arasında olmasına yardım etmişti. Alp hiç itiraz etmemişti. Sonuçta oradaki bütün hiyeroglifleri okuyacak birine ihtiyacı vardı. Onlar mumyanın başında konuşurken ve mumyayı açarken karısı da oralardaymış. Hatta sigortaları da o attırmış. Cevdet de o ara kolyeyi çalacak fırsatı bulmuş. İşte böyle gerçekleştirmişler hain planlarını.

Alp, Alper ve Ahmet’i öldüren karısıydı. Sırf mumyanın üzerindeki değerli mücevherlerin kendisine kalması için yapmıştı tüm bunları. Mumya umurunda bile değildi. Onun için tek önemli olan şey mücevherlerdi özellikle de gerdanlık. Sırada ise sen varsın dedi ona. Senden de kurtulduktan sonra daha rahat bir yaşam sürebilirim dedi karısı. Ayağa kalktı ve yavaş yavaş yaklaşmaya başladı ona. Sağ elindeki silahı tam göğüs hizasına nişan aldı. Tam tetiğe basmak üzereydi ki birisi daldı içeriye kapıyı kırarak. Gelen taksiciydi. Hala gitmemiş miydi bu adam. Parasını ödenmediği için sinirlenmiş ve gitmemişti. Son çareyi de içeriye dalmakta bulmuştu. Ekmek parası sonuçta. Ama dalmadan önce camın açık olduğu bir pencereden içeride olup biteni dinlemiş ve işin kötüye varacağını düşünerek polise haber vermişti. Az sonra burada olurlardı büyük ihtimal. Onlar gelene kadar oyalamak için içeriye dalmıştı. İçerideki herkes şaşkındı. Bir insan niye böyle bir şey yapardı ki hem de tanımadıkları biri?

Karısı tekrar nişan aldı hiç istifini bozmadan. Tam tetiği çekmek üzereyken polis sirenlerinin sesi duyulmaya başladı sokakta. Polisler de nereden çıkmıştı? Kim aramıştı onları? Kimsenin işini bozmasına izin vermeyecekti. Mutlu olmasına kimse engel olamayacaktı. Tetiğe götürdü parmağını ateş etmek için. Ama o anda polisler daldı içeriye ve kadına silah doğrultup, silahını yere bırakması için uyardılar. Yolun sonuna geldiğini o an fark etti. Hiç böyle hayal etmemişti. Mücevherleri bozdurup zengin olup yeni bir hayata başlayacaktı Cevdet’le. Polisler dört bir tarafını sarmıştı. Diretmenin artık bir manası yoktu. Yavaşça eğilerek sağ tarafındaki halının üzerine bıraktı silahı ve kalkarak ellerini başının üstüne kaldırdı. Polisler gelip hemen kadının ellerini kelepçelediler. Cevdet’i de götürdüler. O an bakakalmıştı. Taksiciye teşekkür mü etsem yoksa özür mü dilesem bilemedi. Utandı biraz da. Hayatını kurtarmıştı bu adam.  Hem de sırf taksi parasını ödemedi diye gitmeyerek. Hemen taksicinin yanına koştu ve özür diledi ondan ve cebinden taksi ücretinin iki katı kadar para çıkarıp vermek istedi ama taksici kabul etmedi. Yol ücretini versen yeter dedi.  Ne garip adamdı doğrusu. Parasını almak için o kadar beklemiş sonra da çıkıp gitmişti.

Evin içerisinde yalnız kalmıştı. Az sonra o da ifade vermek için gidecekti polis merkezine.

Karısının ihanetini düşündü. Hiçbir zaman iyi bir eş olamamıştı bunu kabul ediyordu ama karısının böyle şeyler yapacağını düşünmemişti. Üç kişiyi öldürmüştü sırf para için. İnanmak istemiyordu. Karısı bunu gerçekten yapmış olamazdı. O an bunları düşünürken etrafın aniden nasıl da sessizleştiğini fark etti. Oysa daha birkaç dakika önce ölümle burun burunaydı. Kim inanırdı ki bu anlattıklarına? Gerçekten şaka gibiydi.

Etrafına bakındı daha fazla burada durmasının bir anlamı yoktu artık. Yavaşça yürüdü ve dışarıya çıktı. Derin bir nefes aldı ve kapıyı kapatmadan önce son bir defa içeriye baktı. Sanki karısı her an koşup gelip olanların hiçbirinin gerçek olmadığını söyleyecek gibiydi. Ama artık her şey için çok geçti. Kapıyı yavaşça kapattı. Etrafına bakındı yine. Refleks olmuştu onun için artık bu. Ama aldırmadı. Yavaş yavaş yürümeye başladı gecenin karanlığına doğru. Acaba taksici yakınlarda mıydı diye düşündü içinden. Hoş. Bir daha almazdı ya taksisine.

                                                       👉SON👈

Share
Tweet
Pin
Share
2 Comments

 


1.     Bölüm

 

Önceki akşamki içki aleminde içkiyi biraz fazla kaçırmıştım sanırım. Başım fena halde çatlıyor, gözlerimi bir saniyeliğine bile açamayacak kadar uykulu hissediyordum kendimi. Bu yüzden gece dışarıya çıkıp orda burada gezmek yerine, birkaç lokma bir şeyler atıştırıp hemen uykuya dalmayı düşünüyordum.

            Kars gravyerine bayılırım. Bir oturuşta yarım kilodan fazla yenmesini pek tavsiye etmiyorlar ama gel de kendine söz geçir. Kimi zaman bire de hiç karşı çıkmıyorum. Bazen ikiyi, hatta üçü bile yemeye kalkışmadım değil. Karım ise daha fazla olduğunu düşünüyor hep. Soyut olarak böyle gözükse de somut olarak pek de mümkün değil. Öyle sade sade yemek olmak olmaz. Yanında mutlaka kırmızı şarapla içeceksin.

            Böylesine sade bir yemeği bitirdikten sonra, pijamamı giyindim, ertesine gün öğleye kadar uyuma düşüncesiyle başımı kuş tüyü yastığa koydum ve derhal derin bir uykuya daldım.

            Ama insanın bu tür istekleri ne zaman gerçekleşmiştir ki? Evin ahşap kapısının tokmağının sabırsızlıkla vurulması yüzünden uykumdan sıçrayarak uyandım. Kimdi bu saatte gelen? Ne istiyordu? Az daha yavaş vuramaz mıydı şu kapıyı? Ben daha gözlerimi açmaya çalışırken karım elinde bir notla yanıma geldi. Not eski dostum Alp’ten geliyordu. Demek ki az önce kapıyı öylesine hızlı vuran oydu. Notu karımdan alıp okumaya başladım. Üzerinde şunlar yazılıydı:

            Eski dostum bu notu alınca hemen yanıma gelmeni istiyorum. Hani sana hep bir mumyadan bahsederdim. İşte o mumyayı sonunda inceleyebileceğiz. Ne muhteşem bir şey değil mi? Üstelik sargıları bile açılmamış. Tertemiz bizi bekliyor. Senin de bu muhteşem olayı kaçırmak istemeyeceğini düşündüğüm için bu notu bırakıyorum sana. Bu gece saat birde bana gel. Eski dostun ALP.

            İlk başlarda pek ilgimi çekmedi bu olay. Ama notu tekrar tekrar okudukça ne kadar muhteşem bir olaya şahitlik edeceğim kafama dank etti birden. Böyle bir olayı kim bilir bir daha ne zaman görecektim. Belki ki hiç göremeyecektim. Hemen yatağımdan fırladım. Dolabımda ne bulduysam üzerime geçirdim. Kimse mumya varken benim üzerimdekilere dikkat etmezdi zaten. Karıma geç gelebileceğimi ve beni beklemeyip uyumasını söyledikten sonra Alp’in evine gitmek için hızla yola koyuldum.

            Oraya ulaştığımda benden başka dört kişi beni bekliyordu. Ne zannetmiştim ki sadece bana mı söyleyeceğini. Mumyanın içinde bulunduğu tabutu büyük bir yemek masasının üzerine koymuşlardı. Nerden bulmuşlardı acaba böyle bir masayı? Anladığım kadarıyla beni bekliyorlarmış. Benim de geldiğimi görünce mumyanın tepesine leş kargaları gibi üşüştüler hemen.

            Bu mumya, Yukarı Nil kesiminde bulunan, M.Ö. 3500 yılına ait, henüz hiçbir insan elinin dahi değmediği Mısır’ın ücra bir köşesindeki küçük bir piramitten çıkarılmıştı. Henüz bulunduğu yerden çıkarılması ise daha birkaç yıl öncesine dayanıyordu. Bu küçük piramit bulunan diğer piramitler kadar ilgi çekici olmasa da içinde incelenecek bir sürü hazine taşıyordu. Bizim mumyanın bulunduğu kurgan ise söylenenlere göre piramitin diğer odalarına göre daha sadeymiş. Acaba bunu ölen kişi kendisi mi istemişti? Yoksa işlediği bir günahtan dolayı mı böyle yapılmıştı?

            Bu M.Ö. 3500 yılına ait olan mumya, ünlü arkeolog Mesut Aktaç’ ın bulduğu konumda bırakılmıştı. Yani mumyanın lahitinin kapağına bile el sürülmemişti. O kadar yıl boyunca müzeyi ziyarete gelen insanlar sadece bu lahiti görmüş ama içindekini de hep merak etmişti. Bu aslında bizim işimize geliyordu. Sonuçta elimizde henüz sırları çözülmemiş ve yağmalanmamış bir mumya duruyordu ki bu çok rastlanan bir durum değildi. Gerçekten heyecan verici bir olaydı.

            Masaya yaklaştığım an, lahitin ne kadar da büyük olduğunu fark ettim. Sanırım boyu 2.5 metre, eni ise 1.5. metreydi. Lahit demek de pek doğru değil aslında. Dikdörtgen bir kutuya benziyor sadece.

Kapağı açmak için yeltendiğimizde ne kadar da ağır olduğunu fark ettik. Beş kişi tüm gücümüzü kullanarak ittirmeye başladık. Zor da olsa kapağı açmayı başarabildik. Lahitin kapağını ittirdiğimizde içerisinde çeşitli resimler ve yazılar olduğunu fark ettik. Aramızda bunu okuyabilecek kimse var mıydı acaba? Sonuçta Alp hariç hepsi hayatında ilk defa gördüğü insanlardı. Ben böyle düşünmeye devam ederken o sırada içimizden biri öne atıldı ve yavaşça okumaya başladı. Adamın iyi bildiği bir dildi anlaşılan. Adam okumayı bitirip bize bu yazıların Zuluca adlı bir dile ait olduğunu ve neler yazdığını açıkladı. Yazılarda bu lahitin içinde yatan kişinin çok büyük bir günah işlediği ve cezalandırmak amacıyla onu diri diri mumyaladıkları yazıyordu.

Hepimiz tedirgin olmuştuk ama yine de merakımıza yenik düşüp incelemeye devam ettik. İç içe birkaç kutudan oluşuyordu lahitin geri kalanı. İlk iki kutunun arasında az bir boşluk bulunuyordu ve bu boşluğu reçine ile doldurmuşlardı. Bu ikisini açtıktan sonra karşılarına bir üçüncü çıktı. Bu iki sandık ise birbirinin içine tam uyum sağlamıştı. Aralarında hiç boşluk yoktu.

Son sandığı açtığımızda karşımıza alçıyla kaplanmış bir mumya çıktı. Alçının üzerinde yine çeşitli türlerde yazılar ve resimler vardı. Sanırım ölen kişinin hangi günahı işlediğini anlatan resimlerdi bunlar.

Mumyanın boynunu hafif bir şekilde sıyırdığımızda boynunda birçok değerli taşlardan yapılmış büyük bir gerdanlıkla karşılaştık. Aramızdan birisi bu kolyeyi mumyanın boynundan çıkarmaya çalıştı. Ama onu hemen engelledik. Çünkü lahitin üzerinde yazanlara kulak asmalıydık. Büyük bir günah işlemişti. Lanetli olabilirdi. Bu riski alamazdık.

Alçıyı soyup mumyanın üzerinden çıkardığımızda etin çok iyi bir şekilde korunduğunu gördük. Ama dikkatle incelediğimizde vücudunda hiçbir kesik izine rastlamadık. Sanırım canlı canlı mumyalandığı için olmalıydı. Aramızdaki herkes deneyimli kimselerdi ama kimse daha önce böyle bir olayla karşılaşmamıştı. Saat de epey geç olmuştu zaten. Bu konu hakkında yarın düşünürdük. Şimdi hepimiz evine gitse daha iyiydi.

Tam oradan ayrılmak üzereydik ki adının Alper olduğunu öğrendiğim birisi volta pili yardımıyla mumyanın içinin nasıl göründüğünü merak ettiğini söyledi. Beş altı bin yıllık mumyaya elektrik verecektik. Şaka gibiydi. İçlerinde sadece bu fikri ben mi saçma bulmuştum acaba sadece. Belki de ben bu konu hakkında yeterince bilgi sahibi değildim. Çünkü ekibin geri kalan üyeleri bunun çok mantıklı olduğunu düşündüler. Birisi doktorun çalışma odasına gidip birkaç tane pil getirdi. Birkaç defa denedikten sonra başardık ama aniden elektrikler gitti. Sigorta mı atmıştı acaba? Birisi eline küçük bir el feneri alarak bakmak için gitti. Kısa bir süre sonra elektirler geldi. Gerçekten de sigorta atmıştı. Etrafta bir eksiklik vardı sanki. Etrafı incelediğimizde mumyanın boynundaki o büyük gerdanlığın orada olmadığını fark ettik. Herkes birbirine bakıp kimin aldığını soruyordu. Ama dediklerine göre kimse almamıştı. İşte o zaman anladım bu işin sonunun hiç de iyi bir yere varmayacağını.

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
1 Comments
Older Posts

İzleyiciler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Hakkımda

Merhaba! Bloğuma hoş geldiniz ben Gizem. Türkçe Öğretmeniyim. Bu blogda izlediğim animelerin, dizilerin, filmlerin ve okuduğum kitap ve dergilerin incelemelerini paylaşacağım. Şimdiden keyifli okumalar.

Kategoriler

  • Anime (2)
  • Blogger Kitap Kulübü (1)
  • Blogları Canlandırma Projesi (5)
  • Film İncelemesi (6)
  • Kitap İncelemesi (25)
  • Okuduklarım (7)
  • Çocuk Kitapları (7)
  • Öykü (3)

Blog Arşivi

  • Aralık 2025 (1)
  • Temmuz 2023 (1)
  • Ocak 2023 (2)
  • Aralık 2022 (1)
  • Ekim 2022 (1)
  • Eylül 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (4)
  • Temmuz 2022 (1)
  • Eylül 2021 (1)
  • Ağustos 2021 (6)
  • Temmuz 2021 (7)
  • Haziran 2021 (5)
  • Mayıs 2021 (11)
  • Nisan 2021 (7)
  • Mart 2021 (6)

Created with by ThemeXpose